GIRESUN MADEN SULARI GERCEK BIR HAZINE
Yazan: findikkurdu Nisan 24, 2008
Yazı kategorisi: GİRESUN MADEN YATAKLARI VE DOĞAL KAYNAKLARI | Yorum Yok »
FINDIKKURDU NEDIR VE NASIL KORUNULUR ?
Yazan: findikkurdu Nisan 21, 2008
Tanımı ve Yaşayışı:
Ergin dişinin kabuğu virgül yada midye biçiminde koyu kahverenkli 2.5 - 3 mm uzunluktadır. Portakal sarısı larva kabuklarının bulunduğu ön kısım dar, arka kısım ise daha geniştir. Erkek pupa kabuğu daha küçük, dar ve uzundur. Yumurtalar oval ve beyaz renklidir. Hareketli larva açık sarı renklidir.
Kışı yumurta döneminde ergin dişinin kabuğu altında geçirir. Yumurta mayıs başlarında açılır. Çıkan larvalar dal ve yapraklara dağılır. İki larva dönemi geçirdikten sonra temmuz ayında ergin dişiler görülmeye başlar. Bunlar kanatlı ergin erkeklerle çiftleşerek yumurtlarlar. Bir dişi ortalama 66 yumurta bırakır. Bu zararlı Karadeniz bölgesinde yılda bir döl verir.
Zararı:
Zararlı yaprak, gövde ve dallarda bitki özsuyunu emerek beslendiklerinden bitkinin zayıflamasına ve yoğun bulaşmalarda dal kurumalarına neden olur.
Mücadelesi:
Her bir dal örneğinde 5 canlı yumurta bulunduran birey varsa o bahçede ilaçlamaya karar verilir. Zararlının kışlayan yumurtalarına karşı Şubat-Mart aylarında ve tomurcuklar patlamadan önce bir kış mücadelesi uygulanabilir. Öte yandan yumurtadan çıkan larvalara karşı Mayıs ayında ve çıkışın % 70-80′ i bulduğu dönemde yaz ilaçlaması yapılabilir.
Yazı kategorisi: FINDIK ÜZERİNE HER ŞEY | Etiketler: Add new tag | Yorum Yok »
SAYILARIN DiLi
Yazan: findikkurdu Ağustos 15, 2007
Sayıyla kendine gelmek
CAN DÜNDAR
NTV’deki “Neden” programında “Aleviler ve Siyaset”i tartıştık. Açılışta Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Turan Eser’e sordum:
“Neden her seçim öncesi ‘Sünniler ve Siyaset’ değil de ‘Aleviler ve Siyaset’ tartışılır?”
Eser, rakamlarla yanıtladı bu soruyu…Verdiği rakamlar, tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sergiliyordu.
Bu rakamları yorumsuz olarak sizlerle paylaşmak istiyorum:
* * *
Türkiye’de kaç okul var?
67 bin…
Kaç hastane var?
1220…
Kaç sağlık ocağı var:
6 bin 300…
Peki kaç cami var?
85 bin…
Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.
Peki kaç kilise var?
270…
Kaç cemevi var?
100.
* * *
Türkiye’de kaç doktor var?
77 bin…
Peki kaç din görevlisi var?
90 bin…
Türkiye’de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.
Eğitim-Sen’e göre Türkiye’nin 200 bin öğretmen açığı var.
* * *
Türkiye’de kaç kütüphane var?
1435…
Almanya’da kaç kütüphane var?
11 bin…
Türkiye’nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var?
13…
Kaç kentte kuran kursu var?
81…
Bu kursların toplam sayısı kaç?
3852…
* * *
Türkiye’de 1 opera derneği var; 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.
Peki kaç tane “cami yaptırma derneği” var?
35 bin…
* * *
İçişleri Bakanlığı’nın bütçesi ne kadar?
783 trilyon…
Ulaştırma Bakanlığı’nın?
678 trilyon…
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın?
677 trilyon…
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın?
632 trilyon…
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın?
280 trilyon…
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın?
249 trilyon…
Çevre ve Orman Bakanlığı’nın?
404 trilyon…
Sadece Sünnileri temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi ne kadar?
1.3 katrilyon…
8 bakanlığın bütçesi kadar…
22 üniversitenin toplam bütçesine denk…
* * *
Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım:
1997′de 66 trilyon.
1998′de 119…
1999′da 180…
2000′de 270…
2001′de 302…
2002′de 553…
2003′te 771…
2004′te 1 katrilyon…
2005′te 1 katrilyon…
2006′da 1,3 katrilyon…
2007′de 1.7 katrilyon…
* * *
Bir ülke, Diyanet’e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor ve bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?
Yazı kategorisi: TÜRKİYE'DEN HABERLER VE YORUMLAR | Yorum Yok »
ALMANYA”DAN GiRESUN”A BiR DÖNÜS HiKAYESi
Yazan: findikkurdu Ağustos 12, 2007
YAZ TATİLLERİ FINDIK BAHÇESİNDE…
Gülen Akşen
Uzun yıllar önce, küçükken, çocukluğumda her sene yaz tatilini Türkiye de geçirmek üzere ailecek yola koyulurduk. Önce haftalar öncesi yapılan hazırlıklar kontrol edilir, Türkiye’ deki akrabaların tümüne hediye alınıp alınmadığı tespit edilirdi. Yapılan hesap doğru çıktığında malzemeler bavullara yerleştirilirdi, eğer bir eksik varsa son anda mutlaka tamamlanırdı.İstisnasız kim varsa sülalede onu mutlaka bir hediye beklerdi.
Okulun son günü, karneler dağıtılır dağıtılmaz eve koşardık. Zaten o saate kadar Annem de tüm hazırlıkları tamamlamış olup bizi, kardeşlerimin okuldan gelmesini ve Babamın da işten gelmesini beklerdi. Hatta yolculuğumuz boyunca yiyebileceğimiz, börek ve köfte gibi yolda bizi üç gün idare edecek yiyecekleri bile hazırlamış olurdu. Sonra hep beraber arabamızı yüklerdik, arka bagaj yetmezdi arabanın üzerine de bir bagaj atılırdı, hatta orası da yetmezdi arabanın içine, arka koltukların ayak kısmına da bir şeyler yerleştirilirdi. Ve ayrıca o arka kısım bize yatak şeklinde hazırlanırdı. Komşuların yolcu etmesiyle ve arkamıza su dökmesi ile başlardı yolculuğumuz. Kimi komşu üzgün yine bir sene izine gidemeyecekleri için, kimileride en kısa zamanda bizim arkamızdan yola çıkacakları için hem sabırsız hem de heyecanlı bir şekilde bizi yolcu ederlerdi. Yol boyu memleket türküleri dinlerdi Babam, arada da kendi söylerdi, heyecan ve özlem memlekete yaklaştıkca artardı çünkü. Yollar o kadar uzundu ki arada sormadan edemiyorduk:‘Daha ne kadar var Türkiye‘ye ’ diye.
Benzin alma ve ihtiyaç molası dışında yolculuğumuz sırasında pek durup dinlenmeyi ailecek istemezdik biran önce memlekete ulaşmak için. Almanya’ dan sonra Avusturya’ ya geçilirdi, Avusturya’ dan sonra yolculuğumuzun en fazla zamanı Yugoslavya’ da geçerdi, git git bitmek bilmiyordu, nihayet Yugoslavya’ yı geçtikten sonra Bulgaristana ulaşmış oluyorduk, en kısa süren memlektede orası olurdu, Bulgaristan demek Türkiye’ ye çok az kaldı demekti, üç saatde geçerdik Bulgaristanı. Ve Kapıkule’ ye ulaştığımızda dünyalar bizim oluyordu, karşımızda dalgalanan Türk bayrağını görür görmez, yolculuğun getirdiği yorgunluktan eser kalmazdı, içimizde de bir dalgalanma başlardı. İnanılmaz sevinirdik, heyecanlanırdık. Kapıkule’ ye ulaşan tüm gurbetçilerin yüzündeki o heyecanı o mutluluğu görmek inanılmaz, o an memleket hasreti ile yollara koyulmuş insanların Kapıkule gümrüğünün önünde oluşturdukları kuyrukta, sabırsızlıkla memleketlerine giriş yapmayı bekleyen, o insanların duygularını hissetmek gerçekten çok büyük bir ayrıcalık. Memleketin bazı gerçekleri ile gümrükte, giriş yapar yapmaz karşı karşıya kalsak da, sevincimizden, heyecanımızdan bir şey eksilmezdi. Gümrük memurlarına mutlaka bir şekilde rüşvet teklif edilirdi işlemleri hızlandırmak için, teklif etmeyi unutanlar da zaten memurlar tarafından uyarılıyordu.
Gümrüğü geçer gezmez soluğu Hürriyet’ in tesislerinde alırdık, güzel bir ayran içip yolculuğumuz boyunca yemek zorunda kaldığımız yolluklardan sonra farklı bir şey yemek için. Daha önümüzde bir günlük bir yolumuz vardı, Giresun a gitmek neredeyse bir o kadar yol daha gitmek demekti. Ama bundan sonrası yolculuğun güzel kısmıydı, çünkü memleketinde yolculuk yapıyorsun, memleketin her türlü doğa güzelliğini hayretler içersinde seyrede seyrede giderdik. Samsuna yaklaştığımızda denizi kim önce görecek diye idaaya girerdik. Denizi görmek demek de, Giresun’a fazla kalmadı demekti. Karadeniz kıyısından devam ederken yolculuğumuz, kendimizi asıl memleketimize gelmiş hissederdik. Karadenizin o eşsiz, yeşilin her türlü tonunun mevcut olduğu o doğasını seyretmek insanın ruhunu öyle bir okşuyordu ki ve aynı zamanda da ne kadar şanslı olduğumuzu düşünürdüm böyle bir memlekete ait olduğumuz için. Denizi, Doğası ve Karadeniz’ in insanları, insanların kendine öz, diğer memleketlerden çok farklı gelenekleri, görenekleri ve şiveleri. Karadeniz havası ile temas eder etmez, bizde başlardık Karadeniz şivesini taklit etmeye, Babaanneme öykenirdik (taklit ederdik) ve çok eğlenirdik. Giresun’a yaklaştıkca neşemizde artıyodu
.Ve nihayet memlekete ulaştığımızda nerdeyse yolun kenarında durup sevincimizden horon tepecek kadar mutlu oluyorduk. Ama durmak yok, biran önce Keşap’a. Anneannem yolumuzun üzerinde Aksu’ da kalıyordu o zamanlar, bizde evvela oraya uğrardık onlarda zaten bir şekilde aşağı yukarı tahmin ediyorlardı ne zaman geleceğimizi ve yemek hazırlamış oluyorlardı. Nerde şimdiki gibi cepten arayıp, şurdayız buradayız, iki üç saat içinde geleceğiz diyebileceğimiz imkanlar. En son Almanya’dan evden çıkmadan telefon ile haber verilirdi.Hatta daha önceleri evde telefon yokken, mektup ile haberleşildiği dönemler daha da bir sürpriz etkisi oluyordu insanların karşısına çıktığımız zaman.Öyle bir mutlu durumdur ki o, en sevdiğin akrabalarına kavuşmak, Anneannem, Teyzelerim ve Dayım. Annemin mutluluğunu görmek zaten yetiyodu bana. Annesine ve kardeşlerine kavuşma sevinci ağlatıyordu bile zaman zaman. Hasret tam giderilmesede kendi evimize de gitme zamanı gelirdi ve mutlaka teyzemlerden biri bizimle gelirdi. Teyzelerim benim için ‘Teyze’ değil de arkadaş gibilerdi. Onlarla bütün yazı geçirmek çok eğlenceli oluyodu.
Nihayet eve geldiğimizde de duyan, gören bütün akrabalar akın ediyodu bize. Genelde Dedem ve Babaannem ya yaylada ya da köyde olurlardı yaz aylarında. Onların yanına da mutlaka ertesi gün ziyarete gidilirdi, ya yaylaya ya da köye. Yaz aylarının ilk dönemlerinde yaylada olurlardı, çünkü Babaannemin orada inekleri ve camışları olurdu. Ayrıca ot biçilirdi yaylada yaz döneminde, kurutulur ve daha sonrada balya yapılıp köye getirilirdi. Yayla dönemi tam bitmeden fındık zamanı başlardı. Fındık zamanı Babaannem ve Dedem köye gelirlerdi, fındık için hazırlıklar yapılırdı. Fındık toplamaya ırgatlar gelirdi köye, onlara Babama ait olan köydeki ev verilirdi fındık toplatılana kadar, genelde en fazla 15 gün içinde toplanırdı Fındık, tabi ırgat sayısına ve çalışmalarına görede değişirdi. Ama Dedemin yanında iyi ve çabuk toplamaktan başka çare kalmıyordu zaten. İyi derken, disiplinli bir şekilde, sabah çok erken başlanırdı fındık toplamaya ve elinin çabuk olması gerekirdi Dedem için çalışan ırgatın ve ayrıca bir tek ağaca bile zarar vermeden toplanılmasını isterdi. Dal kırma falan olduğunda kaçacak yer aramak gerekiyordu Dedemin bastonunu bir yerine yememek için. Benim başıma gelmedi ama kardeşim o bastondan nasibini aldı bir keresinde. Evet bizde ırgatlarla beraber, yaz tatili falan dinlemeden fındık bahçesinde güzel güzel hiç itiraz etmeden topluyorduk fındığı. Valla heralde çocuklukdan olsa gerek bir kerede sorsakya, bizim ne işimiz var fındık bahçesinde diye, biz tatile gelmedik mi? Hani nerde kaldı Karadeniz? Köyden pek görünmüyordu deniz falan, ancak dere görünüyordu. Derede de yüzülmezdiki. Yaa, sen taa Almanya’ dan koşa koşa gel Türkiye’ ye, senmisin koşa koşa gelen, alıp seni çıkarırlar işte böyle köye, yaylaya. Ondan mıdır nedir oldum olası sevememiştim pek köyü ve yaylayı, yani!
Zaman geldi geçti, artık fındık falan toplamıyoruz kendimiz, yarıcımız var sağolsun, ömrü uzun olsun, o hallediyor. Zor iş valla. Artık köyede, yaylayada canım ne zaman isterse o zaman gidiyorum, oda günü birlik. Sabah gidiyoruz akşam geri dönüyoruz, oda o muhteşem manzaraları seyretmek için ve yayladaki etinde tatının çok lezzetli olmasından dolayı. Ayrıca o temiz havayı tenefüs etmek ve yaz ile beraber gelen o dayanılmaz sıcaklardan da biraz uzaklaşıp serinlemek için.
Bu yazı Gülen Akşen tarafından yazılmıştır
Yazı kategorisi: KARADENİZ YOL HİKAYELERİ | 1 Yorum »
DOGA YOK OLURKEN; KIYAMET YAKLAŞIYOR MU ?
Yazan: findikkurdu Ağustos 12, 2007
KURESEL ISINMA VE YOK OLAN DOGAL YAPI..
Reha Alpay
Geçen yıl ABD’de yaşanan Katrina felaketi ve Karaip denizinden gelen diğer fırtınalar küresel ısınmanın ne denli acil bir sorun haline geldiğini gösterdi. Artık tüm bilim insanları doğal afetlerdeki artışın küresel ısınmadan ve özellikle deniz sularının ısınmasından kaynakladığını kabul ediyor.
Radikal olmayan ana akım çevreci örgütler dahi küresel ısınmaya karşı acil önlemler alınması için sürekli olarak çağrı yapıyorlar. Uluslararası Doğal Hayatı Koruma Vakfı, gezegenin üretebildiğinden yaklaşık yüzde 20 daha fazla doğal kaynağın tüketildiği uyarısında bulunuyor. Vakfın yayınladığı “Yaşayan Gezegen 2004 Raporu”nda bunun sonucu olarak 1970-2000 yılları arasında denizde ve karada yaşayan canlı türlerinin nüfusunun yüzde 30, tatlı suda yaşayanların nüfusunun ise yüzde 50 oranında azaldığı bildiriliyor.(1)
20. yüzyılın sonlarından bu yana hava koşullarından kaynaklanan ekolojik felaketler görülmemiş bir artış gösterdi. Hortumlar, tayfunlar ve diğer fırtınalar hem sayıca hem şiddet itibariyle artıyor. Bu felaketlerden milyonlarca insan etkileniyor. Binlerce insan yaşamını kaybederken, diğerleri evlerinden, hayvanlarından oluyor. Sel baskınları ve toprak kaymaları da farklı değil. 2003’te Avrupa’da ortaya çıkan aşırı sıcak dalgası sırasında kaç bin kişinin öldüğü henüz tam olarak saptanamadı. Tahminler 14 bin ile 32 bin arasında.
Daha kötüsü tüm bu felaketler henüz deniz seviyesinde beklenen ciddi yükselme ortaya çıkmadan gerçekleşti. Küresel ısınma sonucunda kutupları ve çevresini kaplayan buzlar eriyor. Bilim insanları bu erimenin önceki tahminlerden on kat daha hızlı gerçekleştiğini ve daha da hızlanabileceğini saptadı. Bu, deniz suyu seviyesinde beklenen yükselişin çok daha önce gerçekleşebileceği anlamına geliyor. Bu yükselmenin sonuçlarına ilişkin birçok teori var ve hiç biri diğerlerinden daha iyimser değil.
İstatistiklerle Ekolojik Felaketler
Dünya Bankasının açıkladığı bir rapor bu konudaki eğilimleri somut olarak ortaya koyuyor (2). Bu rapora göre hava koşullarından kaynaklanan afetlerin yol açtığı doğrudan maddi zararlar 1950’lerde yılda 3,9 milyar dolarken, 1990’larda 63 milyar dolara çıkmış. Kabaca her on yılda bir katlanmış diyebiliriz ve buna göre 2030’larda yılda bir trilyon dolara ulaşacak gibi görünüyor. Bu zarara depremler gibi diğer doğal afetlerin yol açtığı zararlar ve üretim kaybı gibi dolaylı zararlar dahil değil.
Tüm doğal afetlerden etkilenen insan sayısı ise on yıllık süre içinde üçe katlanarak 2 milyara çıkmış. Bunun bir bölümü iklimsel değişikliklerle ilgisi olmayan depremlerden etkilenenler. Ancak büyük bir ağırlık küresel ısınma sonucu yaşanan ekolojik felaketlerin sonucu. Bu insanların evleri fırtınalar ve su baskınları sonucu tümüyle yıkıldı ya da hasar gördü. Bunlar hayvanlarını ya da tarımsal ürünlerini kaybettiler; günlerce yiyecek ve su sıkıntısı çektiler; yayılan salgın hastalıklardan etkilendiler.
Dünyanın ikinci büyük reasürans (sigorta şirketlerini sigortalayan) şirketi Swiss Re, 2005’te yaşanan Katrina’nın yol açtığı hasarı 135 milyar dolar olarak saptamış. Diğer fırtınalarla birlikte yıllık toplam 175 milyarı buluyor. Bu rakamlar benzer düzeyde hasarın yinelenmesi durumunda ortaya çıkan zararların beklendiğinden daha hızlı artabileceğini gösteriyor. Sigorta şirketlerini ilgilendirmeyen tarımsal üretim kayıpları ve bulaşıcı hastalıkların yol açtığı zararlar ise bu rakamlara dahil değil.
Bu arada kimi su baskınlarının küresel ısınmanın sonucu olmadığını ancak yaygın ormansızlaştırmanın sonucu olduğunu ve bunun aynı zamanda küresel ısınmaya da katkıda bulunduğunu belirtmekte yarar var. Sözgelimi Bangladeş’te her yıl ortaya çıkan düzenli sel baskınları Himalayaların eteklerindeki ormanların kesilerek yok edilmesinin bir sonucu. Daha önce yoğun yağışlar sel baskınlarına yol açmıyordu, çünkü bu ormanlar yağmur suyunu tutuyor ve regülatör işlevi görüyorlardı. Oysa 2004’te muson yağmurları ülkenin yüzde 60’ını sular altında bıraktı.
Okyanuslardaki Su Seviyesi Yükselince
Bilim insanları küresel ısınma sonucunda kutuplarda ve çevresindeki buz tabakasının erimesiyle yüzyılın sonuna kadar okyanuslardaki su seviyesinde bir metreye kadar bir yükselme bekliyorlar. Bu yükselme birçok ülkede yaşamsal değişimlere yol açacak. ABD’nin Florida eyaletinin ve Hollanda gibi kimi ülkelerin önemli bir bölümü su altında kalacak. Belki daha önemlisi Bangladeş, Çin ve Hindistan gibi Asya ülkelerindeki pirinç tarlalarının önemli bir bölümü deniz seviyesinin altında kalacak. Dünya Bankasının yayınladığı bir rapora göre deniz seviyesindeki bir metrelik bir yükselme Bangladeş’te pirinç üretiminin yarısının kaybedilmesi demek.
Bunlardan daha yaşamsal olan ise buz tabakasının erimesi sonucu kutuplardan gelen soğuk suların okyanuslardaki su akımlarında yaratacağı değişim. Sözgelimi bugün İngiltere, Kanada ile aynı enlemde olduğu halde daha ılıman bir iklime sahipse bunu Atlas okyanusundaki sıcak su akımına borçlu. Eriyen buzlar, bu ve benzeri akımları ortadan kaldırırsa İngiltere’nin yılın büyük bir bölümünde kar altında kalması olasılığı hiç de düşük değil. Nitekim küresel ısınma sonucunda yazlar daha sıcak olurken, birçok yerde kışların daha soğuk olduğu gözleniyor. Avrupa’da görülen ve yüksek düzeyde hasara yol açan kış fırtınaları da bunun bir başka göstergesi.
Küresel Isınma ve Ulaşım
Sanayileşmeyle birlikte insanlık fosil yakıtları çok yoğun olarak kullanmaya başladı. Başlangıçta bu daha çok kömürün buhar makinalarında, dökümhanelerde ve ısınma amaçlı kullanılmasıyla sınırlıydı. Günümüzde ise kömürün yanı sıra petrol ürünleri ve doğalgaz, endüstriyel işlemlerde, elektrik üretiminde, ulaşım ve ısınma amaçlı kullanılıyor. Bu yakıtların yanması sırasında sera gazı dediğimiz karbondioksit ve diğer gazlar havaya salınıyor. Sera gazları atmosferi oluşturan gazlar arasındaki dengeyi değiştiriyor ve atmosferin güneşten gelen enerjiyi tutma kapasitesini etkiliyor. Sonuçta da güneş enerjisini daha fazla miktarda koruyan yeryüzü ısınmaya başlıyor.
Her ne kadar çöpler, hayvancılık ve tarım etkinlikleri gibi sera gazlarına yol açan bir dizi başka etken olsa da fosil yakıtların yakılması sera gazlarındaki artışta belirleyici rol oynuyor. Fosil yakıt tüketiminde de ulaşım, en hızlı artış gösteren sektör. 20. yüzyılın ikinci yarısında başlayan araba merkezli kentleşme bunun temel nedeni. Üretimin devasa fabrikalarda gerçekleşmesi önce hızlı bir kentleşmeye neden oldu. Ardından büyüyen kentlerde toplu taşım yerine özgürlük vaat eden otomobiller ve asfalt yollar desteklendi. Daha 1950’lerde ortaya çıkan aşırı hava kirliliği ve buna bağlı yığınsal ölümlere karşın hala otomobil merkezli kentleşmenin kaçınılmaz olduğu varsayılıyor. Oysa bugün dahi kentlerdeki hava kirliliğine en fazla katkı arabalardan geldiği gibi sera gazlarının artışından da ilk sırada arabalar sorumlu. Her geçen gün büyüyen kentlerde daha fazla insan her gün işe arabayla ve daha fazla mesafe kat ederek gidip geliyor.
Tabii ulaşım denince yalnız arabalar anlaşılmamalı. Günümüzün küreselleşen ekonomisinde nerede emek ucuzsa ya da doğal kaynaklar daha ucuzsa üretim oraya kayıyor. Sanayi devrimi öncesinde olduğu gibi tüketiciyle yüz yüze ilişki içinde olan üretici artık ortadan kalktı. Bunun sonucunda ekolojik açıdan bakıldığında gerçek üretim maliyetini aşan boyutta bir ulaşım maliyeti ortaya çıkıyor. Bu maliyet genelde göz ardı ediliyor. Çünkü okyanuslarda seyreden gemilerin ve kıtalararası uçakların yarattığı kirlilik ve saldığı sera gazları hiçbir zaman maliyet hesaplarına yansımıyor. Üçüncü Dünya ülkelerinde emeğin ucuz olması ise maliyet hesaplarında böylesi bir enerji israfını ekonomik açıdan haklı çıkartıyor.
Gökdelenler ve Alışveriş Merkezleri
Günümüzün metropolleşmiş devasa kentleri yalnız ulaşım açısından küresel ısınmanın temel kaynağı değil. Aynı zamanda gökdelenler ve alışveriş merkezleriyle de sera gazı üretimine çok önemli bir katkıda bulunuyorlar.
Devasa gökdelenler, yapıları itibariyle doğal havalandırma ve ışıklandırmaya olanak vermiyor. Zorunlu olarak bu binalar sürekli elektrikle aydınlatılıyor, havalandırılıyor, soğutuluyor ya da ısıtılıyor. Üstelik çevrelerindeki beton ve asfalt kütlesiyle birlikte kentlerde sıcaklığın bir iki derece fazla olmasına yol açıyorlar. Bu da yaz aylarında soğutma için daha fazla enerji ihtiyacı demek.
Geçmişteki pazarların ve çarşıların yerini almış olan devasa alışveriş merkezleri de gökdelenlerden farklı değil. Buralara çoğu insan arabayla gitmek zorunda kalıyor. Güneş ışığıyla aydınlatılan küçük dükkânların aksine bunlar elektrikle aydınlatılmak ve klimayla havalandırılmak zorunda. ABD’de iş ve ticaret amaçlı tüm binaların enerji tüketimi öyle bir hızla artıyor ki, toplamda tüm konutlardaki enerji tüketimini yakalamak üzere. Aynı eğilimin tüm dünyaya yayılacağını kolayca öngörebiliriz.
Bunlar kaçınılmaz mı?
Sanayi devriminden bu yana İngiltere’den başlayarak kırsal kesimde yaşayan nüfus yığınlar halinde kentlere akıyor. 1990’lara kadar bu insanlar kentlerdeki fabrikalar ve diğer üretim merkezlerinde çalışmak üzere göç ediyorlardı. Günümüzde gelişen teknolojiler ve otomasyon sonucu üretimde eskisi kadar işgücü gerekmiyor. Üstelik artık küçülmüş olan fabrikalar kolayca emeğin daha ucuz olduğu ülkelere ya da kırsal kesime taşınabiliyor.
Buna karşın kapitalizmin yarattığı ve tümüyle ekonominin pazar ekonomisi aracılığıyla yönlendirilmesini sağlayan kurumlar üretimde çalışanlardan çok daha fazla insani istihdam ediyor. Bunlar bankalar, sigorta şirketleri, finans kurumları, emlak sektörü ve bu sektörlere hizmet veren milyonlarca şirketten oluşuyor. Bu sektörler bilgi işlem ve iletişim başta olmak üzere birçok alanda hizmet ihtiyacı yaratıyor. Ayrıca bu sektörlerde çalışan profesyoneller üretimle hiçbir ilişkileri olmadığı halde uzun saatler boyunca stresli bir şekilde çalışıyorlar. Sonuçta da ne yemek pişirmeye ne elbiselerini temizleyip ütülemeye vakitleri yok.
Sonuçta maddi üretim nüfusun küçük bir bölümü tarafından gerçekleştiriliyor dahi olsa kentler büyümeye devam ediyor. Bu büyüme büyük ölçüde yukarıda sözünü ettiğim hizmet sektöründeki büyüme sonucu. Aynı zamanda tüm dünyadaki üretimi kontrol altında tutmaya çalışan ulus ötesi şirketlerin bürokrasilerinin sürekli büyümesi sonucu. Bu şirketler kapitalizmin “büyü ya da öl” ilkesi gereği sürekli büyümek zorunda.
Kapitalist sistem varoldukça üretim ve onu kontrol eden bürokrasiler sürekli merkezileşmek zorundalar. Bu, şirketlerin üretim teknolojilerini kendi tekelleri altında tutmalarından kaynaklanıyor. Paylaşılan teknolojiler daha fazla kar elde etmeyi olanaksız kılar. Elinizdeki teknolojiyi daha iyi uygulayan rakibiniz sizin yerinizi alabilir. Dolayısıyla sahip olduğunuz teknolojiyi şirket sırrı olarak saklamak zorundasınız. Tüm kapitalist işletmeler olabildiğince merkezi üretim birimleri yaratmak zorunda ve bunu destekleyen teknolojiler üretmek zorunda.
Kapitalizmin yarattığı bu çarpık teknolojiler ve üretim birimleri hammaddelerin, ürünlerin ve yarı mamullerin sürekli olarak ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya taşınmasına yol açıyor. Sonuç ise fosil yakıtların tüketimine dayanan korkunç boyutta bir ulaşım gereksinimi. Yalnızca pazar ekonomisini yürütmek amacıyla yaratılmış olan yapay işlerde çalışan milyonlarca insanın kentlerde yarattığı ulaşım gereksinmesini de buna eklersek, kapitalizmin ulaşım ihtiyacını azaltamayacağını açıkça görebiliriz. Aynı şekilde kapitalizm merkezi kontrolü zorunlu kıldığı için bu kontrolü gerçekleştiren bürokrasilerin yerleştiği devasa gökdelenlerden de vazgeçemez.
Kapitalizm Küresel Isınmaya Çözüm Bulabilir mi?
Gerek üretimde gerek onun organizasyonunda merkezileşmeden vazgeçemeyen kapitalizm küresel ısınmaya karşı teknolojik çözümler öneriyor: Daha az yakıt tüketen araçlar, daha az yakıtla ısınan evler ya da elektriğin daha az sera gazı salınarak üretilmesi. Burada daha azın nereye kadar gidebileceği büyük bir soru işareti. Çünkü araçlar daha az yakıt tüketse dahi milyarın üzerinde nüfusu olan Çin ve Hindistan’da gelişmiş Batı ülkelerindeki gibi her ailenin en az bir aracı olursa acaba ne kadar az yakıt tüketimi çözüm olacaktır?
Evlerde daha az enerji tüketimi ise çözüme yardım etmeyecek, çünkü şu anda ulaşım dışındaki asıl artış gökdelenlerdeki ve alışveriş merkezlerindeki enerji tüketiminde. Buralarda da yenilenebilir enerji kaynaklarını yaşama geçirmek dahi çok zor.
Elektriğin daha az sera gazı salarak üretilmesi için özellikle Bush ve Blair nükleer teknolojiyi öneriyorlar. Oysa nükleer teknolojiler elektrik üretim sürecinin tümü göz önüne alındığında yenilenebilir enerji kaynakları gibi sera gazları emisyonunu sıfırlamıyor. Gerek uranyum’un topraktan çıkarılması sırasında gerek santrallerin yapımı ve sökülmesi sürecinde ciddi ölçüde sera gazına yol açıyorlar. Üstelik yarattıkları riskler ve inşaatın uzun süre alması nedeniyle ne ekonomik açıdan ne de yaşama geçirmek açısından nükleer teknoloji akılcı değil ve geniş halk kesimlerinin tepkisini çekiyor. Üstelik dünyadaki tüm elektrik santrallerinin seragazı üretimine katkısı yüzde 20’den az. Küresel ısınmayı durdurmak için bilim insanları 2050’ye kadar yüzde 50’lik bir indirim öngörüyorlar. Dolayısıyla tüm elektrik santrallerindeki sera gazı salınımı engellense dahi bilim insanlarının belirlediği bu indirimi sağlamak olanaksız.
1950’lerden bu yana kömürün yerini doğalgazın bir ölçüde alması kükürt dioksit gibi kimi zehirli gazların azaltılması açısından önemli bir işlev gördü. Ancak karbon dioksit üretimi açısından ne yazık ki aradaki fark doğalgazı çözümün bir parçası yapacak boyutta değil. Üstelik Avustralya gibi kimi ülkeler ekonomik göründüğü için hala kömürden dahi vazgeçmiyorlar.
Yenilenebilir enerji kaynakları henüz oldukça sınırlı bir ölçüde gündemde. Bunun nedeni de çok açık: Güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynakları merkezi üretimden çok desentralize üretime daha uygun. Sözgelimi güneş panelleri her evin çatısında kullanıldığı zaman daha ekonomik oluyor. Rüzgâr türbinleri de daha çok küçük ve orta boylu üretime uygun. Öyle olunca merkezi üretimle daha fazla kar eden enerji şirketleri bu alanlara kaymak istemiyorlar.
Kapitalizmin üreteceği teknolojik çözümler daha fazla kar amacından vazgeçemeyeceği için doğal kaynakların kendilerini yeniden üretme hızından daha hızlı tüketilmesini durduramayacak. Bu doğrudan doğruya “büyü ya da öl” mantığının doğal sonucu ve bunu kapitalizmin yenilenebilir enerjiye karşı direncinde görebiliyoruz. Satışlar bazında dünyadaki en büyük on şirketten çoğunun araba ve petrol üreticileri olduğunu göz önüne alınca kapitalizmin ulaşımda da bu büyüme zorunluluğundan vazgeçemeyeceğini öngörebiliriz (Exxon Mobil, Shell, BP, General Motors, Chevron, Daimler Chrysler, Toyota ve Ford bunların başlıcaları). Bu şirketler daha az yakıt tüketen araçlar üretseler ve yenilenebilir kaynaklarla üretilebilen hidrojeni3 devreye soksalar bile artan araç sayısı ve sürekli artan ulaşım ihtiyacı bu olumlu etkiyi sıfırlayacaktır. Sonuçta bu şirketler büyümek ve daha fazla satış yapmak; bunun için de daha fazla doğal hamadde kullanmak zorundalar. Oysa biz doğayı daha az tüketerek yeryüzünün bunları yeniden üretmesine izin vermek zorundayız.
Özet olarak kesintisiz büyümeyi varsayan kapitalist pazar ekonomisi doğanın yeniden üretimine izin verecek bir şekilde ekonominin küçülmesine izin veremez. Zaten ekonominin küçülmesi kapitalist ekonomide çözüm bulunması gereken bir bunalım demek. Ekonomik bunalım da ancak daha fazla üretim ile çözülebilir.
Kapitalizmin Toplumsal Dinamikleri
Ekolojik sorunlar yalnızca kar etmek amacıyla üretime dayanan kapitalist sistemin yarattığı tek sorun değil: Zengin ve yoksul arasındaki uçurumun sürekli derinleşmesi, yaşamın giderek daha tekdüze ve mekanik bir hale gelmesi, kadınların üzerindeki baskının ortadan kaldırılamaması, ırkçılık ve milliyetçilik gibi toplumsal azınlıkları baskı altına alan tahakkümlerin ortadan kaldırılamaması. Tüm bunlar ve daha başkaları kapitalist toplumun bugüne değin çözemediği sorunlar. Bunlarla bağlantılı da olsa savaş ve şiddetin yok edilememesi belki de en önemli sorun.
Kapitalizm küresel ısınmaya gerçekçi bir çözüm üretemezken insanlığın karşı karşıya bulunduğu bu sorunlara çözüm bulabilecek mi? Tarihsel süreçleri incelediğimizde kapitalizmin tümüyle çözemese dahi geniş yığınların bu sorunlardan daha az etkilenmesine yönelik önlemler alabildiğini görüyoruz. Sözgelimi Batı Avrupa ve Amerika’da 19. yy.ın ikinci yarısında sendikal haklara izin verilerek işçi sınıfının çalışma koşullarında iyileşmeler sağlandığı ve böylece işçi sınıfının reformcu bir çizgiye çekildiğini biliyoruz. Benzer şekilde bu yıllarda başlayan sınırlı refah devleti uygulamalarının İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaygınlaştırılarak işçi sınıfının sisteme entegre edildiği bir gerçeklik. Bu, büyük ölçüde Sovyet devriminin daha fazla yayılmasına karşı bir önlem olarak gerçekleşti ve bu uygulamalar bugün geri alınmaya çalışılıyor. Ancak kapitalizm, tehdit altında kaldığı koşullarda ezilen sınıflar için ekonomik iyileşmeleri kolayca uygulayabildiğini gösterdi. Nitekim bunu yapmaması için bir neden de yok. Çünkü karı sürekli artırma eğilimi bunu her zaman teşvik etmese de uzun vadede refah devleti uygulamaları pazarı büyütüyor ve devletin şirketlere kaynak transfer etmesinin aracı oluyor.
Soyut olarak baktığımızda kapitalizm, her alanda yeni yatırımlara yol açacak çözümler üretebilir. İşsizlik sigortası, sağlık sigortası gibi uygulamalar, çeşitli alanlardaki eşitsizlikleri yumuşatacak kurumlar kapitalist ekonomik büyümeye zarar verecek değil, aksine yardım edecek uygulamalar. Dolayısıyla kapitalizm her ne kadar sürekli olarak eşitsizlik yaratma eğiliminde olsa da tehdit altında kaldığında kendi yarattığı ya da derinleştirdiği eşitsizlikleri yumuşatmaya yönelik önlemleri de almaktadır. Tarih boyunca buna defalarca tanık olduk. Bu önlemler eşitsizliklerin altında yatan tahakküm ilişkilerini ortadan kaldırmasa da bu tahakküm ilişkilerinin kapitalizmi tehdit edecek bir devrime yol açmayacak şekilde yumuşatılmasını başardı. Bir örnek ırkçılık sorununa karşı ABD’de ve Güney Afrika’da alınan önlemler. Bir diğer örnek ise bir zamanlar ev kadını olmaya mahkum olan kadınların bugün şirketlerin başında yer alabilmesi.
Bununla birlikte kapitalizm toplumu her yönden kontrol etmeye dayanan bir toplumsal sistem olduğu için hiçbir tahakküm ilişkisini kökten ortadan kaldıramaz. Onlar toplumu kontrol etmek için her zaman bir araç olarak kullanılacaklardır ve ister istemez eşitsizlikler bir yandan yumuşatılırken bir yandan da daha kökleşecektir. Sözgelimi işçi sınıfının bir bölümü yüksek ücretlerle çalışan bir orta sınıf katmanına dönüşürken bir başka kesimi yarı zamanlı ve geçici işlerde çalışan ve iş güvencesi olmayan koşullarda acımasızca sömürülmektedir. Ancak 19. yy.daki gibi katı sınıf sınırları olmadığı için ikinciler hep birincilere dönüşme umudu taşıyarak yaşamaktadırlar. Nitekim İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda ya ücretsiz üniversiteler ya da harç kredileri yoluyla işçi çocuklarına üniversite eğitimi yolu açılmış oldu. 19. yy.ın aksine birçok işçinin gerek eğitim yoluyla gerek ticaret yaparak veya kendi işini kurarak orta sınıfa atlama şansı var. Sonuçta hem ayrıcalıklı işçiler hem bu konuma gelme umuduyla yaşayanlar sisteme daha fazla bağlanarak sınıf tahakkümünün kökleşmesini sağlıyorlar.
Yalnızca kar etmek amacıyla üretime dayanan pazar ekonomisi koşullarında küresel ısınmaya çözüm bulunamayacağını saptadıktan sonra, kapitalizmin toplumsal tahakkümleri kendi varlığını sürdürmek için kullanma kapasitesini küçümsememiz gerektiğini gördük. Bu durumda kapitalizmi yıkma ve hiç bir tahakküme izin vermeyen bir toplum kurma görevi küresel ısınmadan etkilenen ve insan türüyle birlikte varlığı tehlikeye girmiş olan tüm halka düşmektedir. Burada sınıf, cins, ırk, etnik köken farkları bir kenara itilmek ve insanlığın ve hatta dünya üzerindeki çoğu canlının geleceğini kurtarmak için birleşme zorunluluğu önümüze geliyor.
Çözüm Nedir?
Öncelikle sınıflı toplumlarla birlikte ortaya çıkan doğayı kontrol altına almak ya da insanın doğaya hakim olması düşüncesini aşmak zorundayız. Kapitalizm, doğaya hakimiyet düşüncesini tüm insanlığı sermayeyi sürekli daha büyüterek yeniden üretmek yolunda seferber etmek için kullandı. Oysa bizim hedefimiz doğaya hakim olmak ve onu kullanmak değil doğayla uyum içinde olacağımız bir yaşam kurmak olmalı. Bu yaşam ile insan ihtiyaçları göz ardı edilmeyecektir, ancak bu ihtiyaçların karşılanması için doğayı sömürmek yerine onu tahrip etmeden daha üretken kılmak yolu seçilecektir.
Doğayı sömürmeden yaşamanın ilk koşulu arabayla ulaşıma dayanan kentlerden vazgeçip insani ölçekte kentler yaratmaktır. Günümüzün büyük kentlerinde gerçek insan ihtiyaçlarına yönelik üretim oldukça sınırlı. Buralardaki ana etkinlikler devlet bürokrasileri ve yatırım bankacılığı veya emlak piyasası gibi mali etkinlikler. Zaten bu etkinlikleri gerçekleştiren bürokrasiler de küresel ısınmaya yol açan karar mekanizmalarıdır. Dolayısıyla politik olarak da iktidar gücü bu kurumların elinden alınmak durumunda. Endüstriyel kapitalist ekonomiyi yönetmeye yarayan bu kurumları ortadan kaldırmanın tek yolu halkın kendi yaşamını doğrudan kendisinin örgütlemesi, iktidar gücünü kendi eline almasıdır. Bu aynı zamanda ekonomik akılcılığa dayanan merkezi üretimin, yerini yerel üretime bırakmasını da kolaylaştıracaktır.
Küresel ısınmaya yol açan üretim süreçlerini ve teknolojileri değiştirmek için ekonomik akılcılık, yerini ekolojik bir bakışa ve doğanın kendisini yeniden üretmesine dayanan bir akılcılığa bırakmak zorundadır. Böyle bir akılcılık ancak halkın doğrudan doğruya katıldığı bir karar alma süreci içinde yaratılabilir. Halkın kendi yaşamını etkileyen bu kararlara doğrudan katılması, ihtiyaç duyulan radikal dönüşümlerin böyle bir katılım olmaksızın uygulanamaz olmasından ötürü de yaşamsaldır.
Kapitalizmin yarattığı korkunç boyuttaki devlet ve şirket bürokrasilerinin ortadan kaldırılması tabii ki büyük bir boşluk yaratacaktır. Bu boşluğu aşağıdan yukarıya dolduracak olan halk meclisleri ilk planda sürdürülebilir bir yaşam için zorunlu olan değişimleri gündeme alacaklar ve üretimin koordinasyonu görevini böyle bir perspektifle gerçekleştireceklerdir.
Toplumsal Dayanışma Temelinde Örgütlenme
Halk meclisleri, yüz yüze tartışma ve karar almaya olanak verecek boyuttaki siyasal yönetim birimlerinde oluşacaktır. Bunlar kentlerdeki mahaller, kasabalar ya da köyler olabilir. Bu topluluklar karşılıklı yardım ve toplumsal dayanışma temelinde örgütleneceği gibi topluluklar arasındaki ilişkiler de bu temelde oluşacaktır. Yaratacakları federasyon ve konfederasyonlarla bölge ve kıta düzeyinde örgütlenecek, ulusal sınırları aşacaklardır.
Doğrudan demokrasi, konfederasyonlarda verilen kararların delegelerin iradeleri doğrultusunda değil halk meclislerinin verdiği kararlar doğrultusunda olmasını gerektirir. Dolayısıyla güç, üst organlarda değil yine halk meclislerinde olacaktır. Delegeler yalnızca orada verilen kararları iletmek ve o kararlar doğrultusunda çözümler üretmekle yükümlüdür. Bu şekilde farklı topluluklar arasında toplumsal dayanışma ve karşılıklı yardım örgütlenecektir. Temel ihtiyaçlar olabildiğince yerel olarak üretilirken, özellikle bilgi ve teknoloji paylaşımı yoluyla toplulukların birbiriyle karşılıklı bağımlılık içinde yaşamaları sağlanacaktır. Dolayısıyla hammadde ve ürün paylaşımı sürse dahi bugünkü durumla karşılaştırıldığında minimum düzeye inecek ve ulaşım ihtiyaçları azalacaktır. Hammadde, ürün ve yarı mamullerin ulaştırılması yerine teknolojiler paylaşılacaktır ve yerel üretimi daha verimli kılacak teknolojiler elbirliğiyle geliştirilecektir.
Bu koşullarda bugünkü bürokrasilere ve onlara hizmet eden devasa hizmet sektörüne gerek kalmayacak ve arabaların işgali altında olmayan kentlerde yaşamak mümkün olacaktır. Bu kentlerde üretilen ürünlerin paylaşımı için devasa alışveriş merkezlerine de gerek kalmayacaktır, çünkü üretici ile tüketici yüz yüze ilişki içinde dağıtımı kolayca organize edebilir.
Geçiş Süreci
Ütopik görünen böyle bir toplumsal yapıya geçiş çok problemli görülebilir. Ancak piyasa mekanizmaları içinde daha fazla kar amacıyla geliştirilen teknolojilerle küresel ısınmanın yarattığı sorunlar çözülemeyince insanlığın önünde başka bir seçenek kalmayacak. Egemen güçler doğal olarak ellerindeki gücü kolay kolay vermek istemeyecekler. Güçlerini kaybetmemek için büyük olasılıkla her zaman olduğu gibi şiddete başvuracaklar. Ancak halkın gücü ele alması tarih boyunca hiçbir zaman olmadığı kadar yaşamsal olacak, çünkü insanlığın tür olarak varlığı tehlikede.
Bununla birlikte insanın yapı itibariyle alışageldiği yaşam tarzından kolayca vazgeçmediğini biliyoruz. Bu hem kendisi adına başkalarının karar vermesi anlamında böyle hem de arabalı büyük kent yaşamı anlamında. Ama önümüzdeki on yıllarda sürekli artacak ekolojik felaketlerin varacağı boyutu göz önüne aldığımızda bu alışkanlıklardan vazgeçileceğini öngörebiliriz. Burada temel güdü geleceğe ilişkin belirsizlik olacaktır. Gerek sayı gerek şiddet itibariyle sürekli artan fırtınalar, seller, toprak kaymaları, sıcak dalgaları ve buna karşı önlem alamayan bir sistem içinde yaşamak tam bir belirsizlik ortamına yol açacak. Ekonomik büyüme artan tüketime değil ekolojik felaketlerin yarattığı hasarı tamire ve gelecekteki hasarları azaltmaya yönelik önlemlere dayanacaktır.
Aynı zamanda içecek su ve yeterli yiyecek üretimi ciddi bir sorun haline gelecek. Bunların paylaşımı sorunu toplumsal çatışmalara yol açacak ve belirsizliğe bir başka boyut katacak. Her ne kadar bu sorun et tüketiminin minimuma indirilmesiyle çözülebilirse de bunun yukarıdan aşağıya verilen kararlarla yapılması toplumsal huzursuzluğun daha da artmasına yol açar. Günümüzde tüketilen suyun yüzde yetmişi tarım ve hayvancılık için kullanılmaktadır. Bunun içinde en büyük pay büyükbaş hayvancılığa ve ardından pirinç üretimine aittir. Eğer bu alanlarda üretim minimuma indirilerek sebze ve doğrudan tüketim için tahıl üretimine daha fazla ağırlık verilirse mevcut su kaynakları önemli ölçüde azalsa dahi artan nüfusun su ve yiyecek ihtiyacı sorun olmayacaktır. Ancak bu gibi kararlar demokratik bir tartışma sonucunda tüm toplumun katılımı ile verilmelidir.
Sonuç Yerine
Önümüzdeki on yıllarda insanlığı daha önce yaşanmamış boyutta zorluklar bekliyor. Benzer zorluklar tarih boyunca yerel olarak ortaya çıktı ve kimi toplumlar kıtlık benzeri zorluklara çözüm buldular. Kimisi de bir çözüm bulamadı ve yükseltilen uygarlıklar sonlandı. Günümüzde küresel boyutta tartışmalar ve insanın insan üzerinde tahakkümünü ortadan kaldırmaya yönelik mücadelenin sürekli yükseliyor olması bugün iyimser olmayı gerektiriyor. Küresel ısınmaya karşı da çözümsüz kalınacağını düşünmek için bir neden yok. İnsanlık, kendi kaderini eline almak için örgütlenecek ve yalnız maddi zenginlik ve ayrıcalıkları için türün varlığını tehlikeye atan egemen seçkinlerin bize dayattığı kapitalizme son verecektir.
Geniş halk yığınları, doğa üzerinde tahakküm kurma ve yalnız maddi zenginliği artırma düşüncesinin sonuçlarını gördükçe doğayla uyum içinde bir yaşamı yaratmak için gerekli örgütlenmeye yöneleceklerdir. Bu şekilde insanlığın karşılıklı dayanışma ve toplumsal yardım yoluyla aralarındaki ilişkileri güçlendireceklerine ve yaşamlarını her yönden zenginleştireceklerine güvenebiliriz.
Dipnotlar
[1] Bu rapora ulaşmak için http://worldwildlife.org/about/lpr2004.pdf
[2] Dünya Bankası “Natural Disasters: Counting the Cost”: http://web.worldbank.org/WBSITE/EXTERNAL/NEWS/0,,contentMDK:20169861~menuPK:34458~pagePK:64003015~piPK:64003012~theSitePK:4607,00.html
[3] G.W. Bush hidrojenle çalışan taşıt araçlarının geliştirilmesi için yapılan araştırmaları 6 milyar dolarlık bir bütçeyle destekliyor. Ancak bu araştırmalar, yenilenebilir enerji kaynakları yerine doğalgaz yakılarak hidrojen üretmeyi amaçlıyor. Büyük olasılıkla doğalgaz yerine yenilenebilir kaynakların kullanımıyla hidrojen üretimi için çok geç kalınmış olacak.
Yazı kategorisi: EKOLOJiK FELAKET VE KIYAMET SENARYOLARI | Yorum Yok »
ANDOZ KALESi VE ESPiYE
Yazan: findikkurdu Ağustos 12, 2007
ANDOZ KALESi VE ESPiYE
Esbiye(espiye de deniyor) adinin kokeni net olarak saptanamamistir.”AT” anlamindaki Farsca Esb (kurtce Hesb) ile baglantili oldugu dogru degildir.ispir adinin oz bicimiyle ve ondaki Aspa ile bir iliskisi olabilir. Andoz Kalesinin adi ,Luvi Dilinin ardillarindan o yoredede konusulmus Kappadokia dili kokenlidir ve aslinda “Ana Tanrica (Tepesi)” Ada/Anda iken , Hellenlesme doneminde , tepe adi olabilmesi icin Andos edilmistir.
Yaglidere “nin dibinden aktigi vadiyi , dolayisiyla Yaglidere”yi izleyerek ic bolumden gelip Karadeniz kiyisina cikan yolu denetlemek icin yapildigi besbelli olan Andoz Kalesinin konumu , Bodrum Yarimadasindaki Aspat Kalesini cagristirir.Gunumuze ulasan haliyle , Andoz Kalesi ortacag gec donemi yapitidir.
Bilge Umar”in Karadeniz Kapadokia”si adli eserinden alinmistir
Yazı kategorisi: GİRESUN TARİHİ | Yorum Yok »
KARADENiZ EFSANELERi
Yazan: findikkurdu Ağustos 11, 2007
KARADENiZ EFSANELERi
Kesik Baş Efsanesi
Diğer Kesik Baş Efsaneleri ile müştereklikler arz etmesine rağmen, zenginlik itibariyle oldukça farklıdır. Anadolu’da bilinen Kesik Baş Efsaneleri ulu zatlara ait menkıbeler tarzındadır. Savaş zamanı kendisini Hak yoluna adamış kimse, ölmeden evvel öldüğü ve gerçek dirilerden kabul edildiği için kesilen başına rağmen silahı ile kelle koltukta savaşır, bu hali görülünce de sırrı ifşa olduğu için oracıkta şehit olur ve düştüğü yere defnedilir, mezarı ziyaret olur.
Kayseri ili Pınarbaşı ilçesi Pazarören kasabası Melikgazi köyündeki Kesik Baş, İstanbul-Halıcıoğlu’ndaki Kesik Baş, Aksaray ili Güzelyurt ilçesi Selime kasabasında Kuru Kafa, Isparta ili merkez ilçedeki Kesik Baş, Erzurum Merkezdeki Abdurrahman Gazi, Erzurum Oltu’ da Mısrı Zinnun, ayrıca Erzurum Oltu’da yatmakta olan Kadı Zinnun, Kars Kalesi’nde yatmakta olan Arap Baba gibi isimli olanlar Anadolu’dan bu türden Kesik Başlar iken( Yaşar Kalafat, “Siirt Yöresinde Yatırlar Etrafında Şekillenmiş Halk İnançları ve Kesik Baş Motifi” Uluslararası Siirt Sempozyumu, Siirt, 2006)
Balkanlardan tespiti yapılan kesikbaşlar ise, daha ziyade Ahmet Yaşar Ocak tarafından yapılmıştır. (A.Yaşar Ocak, Türk Folklorunda Kesik Baş, Tarih Folklor İlişkilerinden Bir Kesit, Ankara, 1989 ) Şalpazarı’ndan tespiti yapılan Kesik Baş Efsanesi’nde, ortak olan yaylalarının sınırı için ihtilafa düşen iki kardeşten aç gözlü olan adil olan diğerinin kafasını keser ve kesilen kafa yuvarlanarak vücudun olduğu yere gelir.(A.Çelik, a.g.e. s.142-143) Suroy Altay’dan alınan bilgilere göre, Balkanlardaki Kesik Baş diye bilinen yatırlardan Sofi Baba Prizen’de yatmaktadır. Çeşitli savaşlara katılmıştır. Son savaşında birisi O’nu tanıyınca sırlara karışmıştır. Yiğitliğine hürmeten sırrının açık olup şehit düştüğü yere türbesi yapılmıştır. 1960’larda yeni semt düzenlemesi yapılınca, oradan Kuru Çeşme Mezarlığı’na nakledilmiştir. Mehmet Efendi’nin diğer adı Karabaş Baba’dır Prizen’dedir. İnanışa göre hala hayattadır. Dünyanın neresinde İslam savaşı varsa, o savaşa İslamlar adına katılır. Savaşa katılmış olduğu türbe duvarındaki kılıcın yere düşmesi ile anlaşılır. Kılıç yerde ise Baba din kardeşlerinin yanında savaştadır, inancı vardır Saçlı Mehmet Paşa/Kesik Baş; Piriştine Ürküp arasında Kaçanik Derbendinde, Kosova Savaşında kesilmiş kellesi koltuğunda, atının üzerinde Üsküp’te girerken bir Hıristiyan kız çocuğu tarafından görülür ve annesine gösterilmek istenilir. Kızın gözleri kör olur ve Paşa hemen orada atından düşüp şehit olur türbesi orada yapılır. 1996 yılında Sırplar türbeyi top ateşine tutarlar. Halk hala burayı ziyaret etmektedir. Prizen’de yatmakta olan Ömer Baba, halk kendisini, Türbesinin Lez Köyünde oluşu nedeniyle Lez Baba olarak da bilir. Daha ziyade Hıdrellez’de, 6 Mayıs’ta ziyaret edilir. Rivayete göre Selanik’teki bir savaşta başı kesilmiş, yatmakta olduğu Priz en’e kadar Kafası koltuğunda gelmiştir.
Ana Geyik Efsanesi
, Halk inançlarımızda Geyik ile ilgili birçok efsane vardır. Anadolu’da Geyik Baba, Geyikli Baba gibi ulu zatların efsanelerinde, geyiğe binilerek savaşa gidilir, geyiklere kereste taşıtılarak cami yaptırılır. Geyikler öksüz bebeklere süt verirler Bursa-Kestel’deki Geyikli Baba, Samsun-Alaçam’daki Geyik Koşan, Safranbolu Göverendeki Geyik Baba bunlardan bazılarıdır. Geyikli Baba, “Azim dağlarda vahşi sığırlara suvar olup onlara binip Orhan Gazi İle sefere çıkmıştır”(Yaşar Kalafat, Safranbolu ve Yöresinde Türbeler” I. Ulusal Tarih İçinde Safranbolu Sempozyumu (4-6 Mayıs 1999), Ankara 2003, s.314; Türbeleriz 1996, Diyanet İşleri Başkanlığı Arşivi) Biz Azerbaycan’dan da gizlice bebek emziren sırrı açığa çıkınca sırrı kadem basan geyik efsaneleri tesbit etmiştik (Yaşar Kalafat, Bakü-Ceyhan Kültür Hattı, Sosyal Antropoloji Araştırmaları, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi yayınları, Ankara, 2000, s.1-34)
Anadolu’da bilhassa Safranbolu’da geyik boynuzu binaların göğsüne nazarlık olarak ve ocak başlarına bereket için takılır. Türkistan’da Kerkük’de Erbil’de ve Anadolu’da bir çok türbede geyik kemiği olduğu bilinir. Türk kültürlü coğrafyanın bir çok yerinde görüldüğü gibi Evlerinin giriş kapılarına nazara karşı korunmak adına geyik boynuzu asarlar Trabzon Şalpazarı’ndan A.Çelik’in yaptığı geyik efsanesi tespitinde; 11 veya 12 erkek çocuğu olan bir anne göç esnasında sırtında da yükü olduğu için bunları taşıyamaz ve kadın hasta olunca çocuklarını bir ağacın kovuğuna koyarak Allah’a emanet eder ve oradan ayrılır. O dönemde bir salgın hastalık olur kadın hayatta kalır ve çocuklarının öldüğü haberini alır. Ağlaya sızlaya çocuklarını bıraktığı ağacın yanına gelen anne “-ey gidi dünya çocuklarımı buraya bırakmıştım, dünya bana bir şamar attın der ve çocuklarını ağacın kovuğunda aramaya koyulur. O esnada bir geyik keçisi çocukların olduğu yerden kalkıp kaçar ve anne bebeklerinin ağzının sütlü olduklarını görür çocuklar veya çocuk beslenip balık gibi olmuştur. O günden sonra geyik keçisi onların anası olmuş. O tarihten sonra o sülalede geyik eti yemek yasak olmuştur.(A.Çelik, a.g.e. s.144) Şaman davulunun çemberi geyik, nadiren de genç at derisi ile kaplanırdı. Bu sadece derinin yapısal uygunluğundan ileri gelmiyordu her iki hayvanın da mistik muhtarı vardı. Batı Sibirya Şamanlarında, şamanın başlığında tercihen Ren geyiği boynuzu da olurdu. Kürek Kemiği Falı, geyik ya da koçtan alınan kürek kemiğinin ateşe atılıp kızartılması ile bakılır. Şamanların genellikle doğum törenleri sırasın da geyik gibi boynuzlu maskeler de kullandıkları belirtilmektedir. Çünkü geyik hemen hemen her yerde kadınla ilişkilendirilmiştir.
Bu arada doğum esnasında da boynuzlu maskeler kullanılmıştır. Karaca/Erlik, Çaptı Türklerinin kutsal hayvanıdır. İnanışa göre karaca diğer bazı hayvanlarla birlikte dünyanın oluşumuna katılmıştır. Çaptı ismi yavru karaca demektir. Bunların Damgaları sırga/küpedir. N.Yıldırım’ın tespitlerine göre; Yakut Türklerinde son gömme töreninde sonun gömüldüğü yerin çevresinde küçük bir çadırda ateş yakılır. Ateşin yanında kayın ağacının kabuğundan yapılmış geyik resimleri koyarlar. Altay Türklerinde geyik yer ruhu olarak bilinir. Orta Asya Türklerine göre, geyik yalçın kayalarda bir görünüp bir kayıp olan büyülü bir hayvandır. Ala geyik yeryüzünün ruhudur. Yakut Türklerinde kulağına küpe takılan geyik, Tanrıya adanılmıştır. Tele üt Türklerinde geyik şamanın ikinci ruhudur, geyik ölünce şaman da ölür. Geyik boynuzu bazı boylarda, ölen şaman için dikilen heykelin başına konur. Moğollar ve Tatarlar geyiği kurtarıcı yol gösterici olarak kabul ederler. Şamanizm de geyik, ilahın, Şamanların şekil değiştirmiş şeklidir. Bu sembol beyaz renkli geyik olarak algılanır. Şaman giysisinde geyikten parçalar olur. Şaman duman renkli yaşlı bir geyiğe binerek sonsuzluğu aşar.
Kükreyen Dağlar Efsanesi;
Muş’un Varto ilçesindeki dağla ilgili efsanelerde bir dağa teslim edilmiş kızın, kışın gece dağların karşılıklı çıkardıkları top atışını andıran sesler çıkardıkları anlatılır. Erbil’deki ulu kabirler arasındaki iddialaşmada gökyüzünde adeta savaştıkları, üstün gelen savaşçının daha yukarı çıktıkları ve bu savaşta top sesini andıran seslerin çıktığı anlatılır. Böylece Ulu dağlar ve ulu kabirler arasındaki efsanevi manevi mücadele top sesleri çıkarıldığı inancı vardır. (Yaşar Kalafat, I. Türkmen Kurultayı ve Kerkük Yöresi Türk Halk İnançları” , Türk Kültürü, Ocak 1998, s.27-52) Deli Çoban Obası veya Deli Çoban Yaylası ile ilgili efsanede de, Deli Çoban kışı çok sert geçen ıssız bir yaylada bütün ısrarlara rağmen yiyecek ve yakacak stoku yaparak kalmaya karar verir. İlkbahar gelince deli Çobanın kulübesinde ölüsü bulunur. Çoban bir de not bırakmıştır. Notta, ben açlıktan veya soğuktan değil dağların ulumasından ve kükremesinden öldüm demektedir. (A.Çelik.,a.g.e. s.141) A. Çelik’in bir başka tespitinde de “Karadağ’da harp var iken, buradaki evliyalar güm güm top atarmış, bu evliyalar Karadağ’a top atarlarmış” ( a.g.e. s.466)
Eski Türk İnanç Sistemi’ndeki anamaykıl, bu gün halk inanç kültürümüzde Mehmetçikle birlikte düşmana karşı savaşan Yeşil Sarıklılar olarak yaşamaktadır. Halk tefekküründe ulu zat ve ulu dağların mücadelelerinde korku veren sesler çıkardıkları ve seslerden insanoğlu’nun ölebileceği inancı vardır. Ayrıca halk tefekküründe kurdun uluması onun Kadiri mutlak karşısında zikri yakarması olarak algılanır. Bu tefekkür bütün canlıların zikir içinde hatta bütün tabiatın zikir içinde olduğu inancının bir ürünüdür.
Kurt Ağzı bağlama İnancı;
Bu inanç Kafkasya, Orta doğu, Balkanlar ve Anadolu’da Türk kültürlü halklar arasında çok yaygındır. Amaç sürüden ayrılıp yabanda kalmış evcil hayvanın kurt tarafından parçalanmasını önlemektir. Uygulama açılır kapanır bir bıçağın ağzına belirli surelerin okunması ile yapılır. Uygulamada müştereklerin yanı sıra farklılıklar da bilinmektedir.(Yaşar Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Kurt Ağzı Bağlama, Prof. Dr. Tuncer Gülensoy’a Armağan, Kayseri, 2006)
Evcil hayvan salimen yuvasına döndükten sonra kurdun ağzı tekrar bir dini uygulama ile açılmalıdır. Aksi halde ağzı bağlı kalır. Diğer hayvanların ağzı bağlanılmaz iken kurdun ağzının bağlanılması kurdun bağlaması uygulaması vardı. Bu uygulama için hayvanın gidebileceğine ihtimal verilen bölge çevrilir.Bu alanın ortasına bıçak dikilir, saplanılır.Böylece çakalların ve kurtların ağzı bağlandı diye güven duyulurdu.(A.Çelik., a.g.e. s.46
Bu tespitteki bıçak, benzeri diğer uygulamalarla müştereklik arz eder. Tespitini yaptığımız diğer bazı uygulamalarda hayvanın bulunabileceği alan işaretlenmeyip, ismen belirtilmektedir. Bu tespitteki diğer farklılık, kurdun yanı sıra çakalın da zikredilmiş olmasıdır. Biz çakalın ağzının bağlandığını ilk defa bu tespitte görüyoruz. Bize göre çakal isminin zikredilmiş olması, sözün gelimi anlamındadır. Şalpazarı Çepnileri’nin masallarında da kurdu görmekteyiz. Kurt Ayı ve Domuz Masalı bunlardan birisidir. (a.g.e. s.151) Şalpazarı Çepnilerinin sözlü kültüründe de kurt yerini almıştır. “Kurda sormuşlar ne zaman yaylaya gideceksin, cevap vermiş Çoban bilir” “Kurttan post, kötüden dost olmaz” (A.Çelik., a.g.e. s.467-46
Bu özlü sözlerin Anadolu’nun sair bölgelerinde de benzerleri yaşamaktadır. (Yaşar Kalafat, “Sözlü Kültürümüzde bursa ve Yöresi Örnekleri ile Kurt I”, II.Bursa Halk Kültürü Sempozyumu bildirileri, 20-22 Ekim 2005 Bursa, Bursa, 2005, 2.c. s.415-423)
Şalpazarı Çepnilerindeki kurt ile ilgili bir inanç da ayağı basmayan çocuklarla ilgilidir. Ayağı basmayan çocuğun başparmakları kırmızı iplikle bağlanılır. Cuma günü camiye götürülen çocuğun bu ipliği camiden çıkan ilk kişiye kestirilir. Bu uygulama köstek kesme olarak bir çok yerde yapılan bir işlemdir. Ancak ikinci bir uygulama kurt kafası ile ilgilidir. Kocakarılar bir kurt kafası alırlar, ayağı basmayan çocuğu ahır kapısına götürürler. Kurt kafa tasından dökülen sıcak su oradan bir süzgece akıtılmış olur. Süzgeçten de çocuğun başından aşağıya akıtılır. Daha sonra çocuk ahırdan eve çıkarılır.Bu uygulamadan sonra çocuğun günden güne gürbüzleşip güçleneceğine inanılır.(a.g.e.) Bizim daha evvel yaptığımız tespitlerde esnetilmiş kurt ağzı derisinden bu tür tedavilerde istifade edildiği hususu vardı. Ayrıca kurdun kafa tası ambar ve Bostanlarda nazarlık olarak kullanılırdı.(Yaşar Kalafat, “Göktürklerden Günümüze Türk Halk İnançlarında Kurt”, XIV. Türk Tarih Kongresi (9-13 Eylül 2002, Ankara)
Taş Kesilme
Sayım Sakaoğlu’nun ayrıntılı bir şekilde ele aldığı taş kesilme konusu Şalpazarı Çepnilerinde de vardır. Anadolu’da bir çok efsanede Kaynanasından müşteki olan gelin, eşkıyadan veya düşman askerinin elinden kurtulmak isteyen genç kız veya gelin Allah’a yalvararak “Ya beni taş et veya kuş et” der, böylece ya kuş olup uçar, veya taş kesilmek suretiyle kurtulmuş olur. Diğer bazı efsanelerde de çoban bir doğa felaketinden korunmak için Allah’a yalvarır ve sürüden bir kurban adar, adağını yerine getirmez. Bazen de ekmek gibi kutsal kabul edilen varlıklara saygısız davranılması halinde taş kesilme ile cezalandırılır. Bu tespitin Eski Türk İnanç Sistemindeki taş kültü ile iltisaklandırıldığı da olmuştur. (Y.Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara, 2006) Şalpazarı Çepnileri’nden yapılan Don Taş Efsanelerinden birinde, Hızır birisinin kapısında, “Allah sizi taş etsin” demiş, bunun üzerine obanın hayvanları dahil bütün halkı taş olmuştur. Hızır’ın kargış ettiğine pek rastlanılmaz ancak, “her geleni Hızır ve her geceyi kadir bil” diye bir söz vardır ki bununla amaç her gece sıdk ile dua et ve hiçbir fakiri muhtacı boş çevirme anlatılmak istenilmiştir. Ali Çelik hocanın ikinci Dontaş Efsanesinde, izin verse de gideceğim vermese de, der Bunun üzerine ikinci şahıs taş kesilir. (a.Çelik, a.g.e.) Yaygın olan “Kapıya geleni boş çevirmeyeceksin” inancı burada da vardır “a.g.e. s.465) Halk tefekküründe geleceği belirleyen Allah’tır. O’nun iradesine rağmen iddialı olmak inkarcılık olup iman zafiyeti olarak bilinir Şalpazarı Çepnileri’nde Kocakarı Fırtınası gibi belirli günlerde Taş Kesilme tespitini (A.Çelik, a.g.e. s.107) Merhum hocamız M.F.Kırzıoğlu’nun çalışmalarından da Kars yöresinden tespiti yapıldığını biliyoruz.
Kalecik Efsanesi;
Efsane kalenin bilinmeyen bir yerindeki define ile ilgilidir. Defineye ulaşılabilmesi için insandan bir kurban kesilmesi inancı vardır. Defineyi almak isteyenlerin karşısına kurşun geçmeğen, inanılmayacak kadar büyük olan boynuzlu bir yılan çıkmakta ve define arayıcıların rüyasına giren bu yılan, “Defineyi yağmurlu bir Cuma günü öğleden sonra gel al diyormuş” halk o günü kıyamet mi kopacak diye değerlendirmektedir.(a.g.e) Halk tefekküründe nasip ve rıza motifleri vardır. Nasibin kısmetin ötesine geçilemez. Nasip olabilmesi için de ilahi rızanın olabilmesi gerekir. Ağlayanın malı gülene hayır etmez inancı da bu bütünün bir parçasıdır. Giderek sahiplilik kavramı vardır. Sahiplenilmiş olmak sahibinin rızası olmaksızın ulaşılamamasına yol açar. Sahiplenilmek kavramı halk inançlarında sahibini aşmayı gerektirir. Mülkün sahibi Allah’tır. Ancak kul hakkı ve büyü faktörü de vardır.
Aynı şartlarda iki defineden birisini bulana define nasip olur iken diğer defineye bir türlü ulaşılamayabilir. Birileri onun yerini sürekli değiştirmektedirler. Veya ulaşılan definedeki değerli mücevherler anında kalp para veya yılan veya akrebe dönüşebilir. Bazen da defineye ulaşılabilmesi için günün batmaması gerekirken aniden hava kararabilir, ertesi gün gidildiğinde evvelce eşilmiş olan çukurun doldurulmuş olduğu görülebilir. Çepnileri’nde bu inanç ayrıntılı görülebilmektedir. İçerisinde evliya mezarının da bulunduğu bir mezarlığı sürüp tarla yapmak isteyen bir çiftçi oradan bir türlü mahsul alamaz, çiftçinin akşamdan söküp tarla yaptığı mezar ertesi gün tekrar mezar olur. Sonunda çiftçi felç olup ölür. (a.g.e.s.465)Diğer taraftan Yol Üzerindeki Mezar isimli Şalpazarı anlatısında da mezarının yerinin değiştirilmesini istemeyen ulu bir zat yol yapımcıların rüyasına girerek onları uyarır. Orası sahiplenilmiştir ve sahibi de o mezarda yatan ulu zattır. “A.Çelik, a.g.e. s.145) Bu tespitin Anadolu’da çeşitli örnekleri vardır. Halk inançlarında definelerin bekçisi olarak çok kere yer altı aleminin hakimi kabul edilen yılan düşünülmüştür. Diğer taraftan İyilik ve Kemlik isimli Çepni masalının kahramanı da yılandır. Türk Halk inançlarında uzak geçmişi dahil insandan kurban edilmesi yoktur. (Yaşar Kalafat. “Kurban, İnsandan Kurban, Türklerde Kurban İnancı” Uluslar arası Türk Kültüründe Ölüm Sempozyumu, 25-26 Kasım 2004, İstanbul.)Definecilikte insan kurbanı, kardeşlerimden ilk dünyaya gelenin kurban edilmesinin istenilmesi, kurban edilecek çocuğun buluğ çağına girmemiş olmasının istenilmesi, kız çocuğu ve sarışın olması bazen da yetim olması üzerinde durulduğu anlatılır ki, halk inanç sistematiğindeki yerini bulmak hiç de kolay değildir. Hazara Türklerinde yağmur duası için yetim kız çocuğunu seçildiğini biliyoruz.(Yaşar Kalafat, “Afganistan’da Hazara Türk Halk İnançları”, Yeni Düşünce, s.12, 31 Ekim 2001)
Bu arada Şalpazarı Çepnilerindeki Yılan Beyi Masalı’nın 3 kahramanı da yetim kızdırlar. Halk tefekküründe Allah indindeki itibarlı yer bakımından kız ve erkeğin hiçbir farkları yoktur. Ulu zatlar arasında erkekler kadar kadınlar da yer tutarlar.(Yaşar Kalafat, “Anadolu’da Ulu Kadın Kişiler ve Halk İnançları”, Hacı Bektaş Veli Araştırmaları Dergisi, Kış 2004, S.32, s. 27-52) Nitekim Şalpazarı Çepnileri arasında da Kırk Kızlar Mezarlığında yatmakta olan Kırk Kız birinci Cihan Savaşı’nda düşmana esir olmamak için canlarına kıyarlar. Ayrıca bir delikanlının sövdüğü yedi kız kahrolur hicap duyarlar, onlara yıldırım çarpıp öldürür, halk bu yedi genç kızı aynı mezara koyarlar.(A. Çelik, a.g.e.) Anadolu’nun bazı yerlerinde yıldırım çarpmış insanların ve ağaçların kutsiyet kazandıklarına inanılır(Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançları’nın İzleri, 2006 Ankara).
Ay Tutulması;
Şalpazarı Çepnileri’nde de ay tutulduğu zaman silah atılmakta,sürekli ezan okunmakta, namazlar kılınmakta, hocanın duasına toplanılmış olan çocuklar amin demektedirler.Farklı bir tesbit ise ayın tutulmasına ayın önünde durmakta olan bir yılanın sebep olduğu şeklinde olandır(A.Çelik., a.g.e. s.451). Ay tutulmasının mitolojimizdeki izahında cıngaloz diye bilinen bizim Kafkasya’dan kaya resimlerini çekip getirdiğimiz bir yılanın ayı yemek istemesi veya yemeğe başlaması, vardır. İnanca göre ayı iki köpek korumaktadırlar. Bunların uyumalarından istifade ile Cıngaloz ayı yemek istemektedir. Halk arasında ay tutulunca çıkarılan gürültü teneke çalmak, taşı taşa vurarak ses çıkarmak, silah atarak gürültü yapmak uyumakta olan bekçi köpeklerin uyandırılmaları içindir. Şalpazarı’nda yılan motifinin aynı fonksiyon ile yer alması farklılık olarak algılanabilir.
Şalpazarı Çepnilerinde ayrıca Cin, peri, Cazı (cadı), Davun, minnet ile ilgili efsaneler de vardır. Bunlardan Hubur/Hupur koyunlara musallat olan bir çok kişinin korktuğu beyaz bir varlıktır. Diğer ismi minnet’tir. Bölgedeki Kara iyelerden biriBiıjjjuu diye ses çıkaran kendisine atılan taşları yutabilen, göründüğü kimselere korku veren dev bir yılana benzeyen bir yaratıktır. Kedilerle ilgili olanda, bekçi gece sopası ile bir kedinin ayağına vurur ve evine gelince jandarma görünümlü görevliler kendisini evinden alır ıssız bir bölgeye götürürler bir kayanın altından geçilip bazı nizamiyelerden geçirilip mahkeme heyetinin huzuruna çıkarılıp yargılanır ve suçlu bulunur ve affedilip evine gitmesine müsaade edilir. Biz evvelce bu tür bir efsaneyi Karadeniz bölgesinden yılanlarla ilgili olarak derlemiştik.(Yaşar Kalafat, “Vatan, İran turan Hattı ve Caferi Türklerde Halk İnançları”, Türk Dünyası araştırmaları, Haziran 1997.S.108, s.33-101) Adeta bir yılanlar alemi ve onların idari yargı organları vardı. Davul’a gelince Davun, Taun ilişkisi üzerinde durulabilir mi? Ben Sürmeneli olan ailemden, kızgınlık ve kargış anlamında “Davun vura o başa” veya “Davun çıkayüzüne” gibi söylenmiş sözler hatırlıyorum. Kars’ta aynı anlamda , “Baba çıkayüzüne” veya “babalara gelesin” gibi, sözler sarf edilirdi. Acaba Dav unda olduğu gibi, baba ile kastedilen veba mı? Yoksa baba ile kastedilen ulu zat babanın hışmına uğrayasın mı? (Yaşar Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Baba İyesinin Mitolojik Boyutu”, VII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi, 8-12 Kasım 1999, İstanbul) Ardahan’ın Posof ve civarından tespitini yaptığımız cin düğünü Şalpazarı Çepnilerinin de inancında tespit edilmiştir.Bu düğünlere rastlanılıp zararından korunmak için korkmamak gerektiğine ve besmelesiz dolaşmamak icap ettiğine inanılır. Böyle olaylara şahit olan kimselerden erkek veya kadınları eşlerinden uzak durmaları için uyarıldıkları ve kendilerine evlenme teklif edildiği anlatılır. Bu tür korkuyu yaşayanlar cenaze merasimlerinden uzak dururlar. Çevreyi korumak için Kabe Toprağı Serpilmesi ve Zemzem suyundan yararlanılır. Bir diğer efsanede de evinde çok parlak bir ışık gören bir adam evine gelince dibin bucağın karıştırıp döküldüğünü birisinin muhtemelen o ışığın bir şeyler aradığını ve fakat karısının vermediğini sonra ışığın kayıp olduğunu kadının da öldüğünü acaba o ışığın ecel mi olduğu anlatılır (A.Çelik. a.g.e.) bu benzeri efsaneler bir hayli çoktur.
Biz Tatar Türkleri arasında benzerlerini anlatan bir tanıtım yapmıştık(Yaşar Kalafat-İlyas Kamalov, “Tatar efsaneleri” Karadeniz araştırmaları, yaz 2005, S.6, s. 52-7
Anadolu’da benzeri çok sayıda tesbit yapılmış olmasına rağmen (Esma Şimşek, “Hendek/Sakarya Efsaneleri Üzerine Bir Değerlendirme” I. Uluslar arası Kocaeli ve Çevresi Kültür Sempozyumu, 20-22 Nisan 2006, Kocaeli) henüz tasnifli ve disipline bir çalışma yapılamamıştır. Şalpazarı Çepnilerinde bağlama ile ilgili çok yaygın inançlar vardır. Kurşunla bağlama, gelin ve güvey geçeceği yolun sağına ve soluna iki parça kurşun konulur, onlar geçtikten sonra bunlar alınır Islah suresi tersinden okunarak bunlar eritilir böylece gelin ve güvey ebediyen bağlanılmış olurlar (A.Çelik. a.g.e. s.381) Kurşun dökülmesinin daha ziyade nazar ve büğü bozmada rolü bilinirken bu tesbitle büğü yapılmasında da etkili olduğunu görmüş oluyoruz. Türk Halk İnançlarında “Ters” in bir kot olduğu bilinirken (Y.Kalafat, “Türklerin Dini Tarihi ve Türk Halk İnançlarında Ters Motifi” prof. Dr.Abdurrahman Çaycı’ya Armağan, Ankara, 1995, s.297-307) bu tespitle zenginlik kazanmış olmaktadır. Çivi ile bağlamada da gelin ve damadın yollarının sağına ve soluna konulmuş çiviler onlar geçtikten sonra bir ağaca çakılmaları suretiyle bağlanmaları sağlanılmış olunur. (A.Çelik, a.g.e. a.g.y.) Uluğ Türkistan’da yatır bayraklarının gönderlerine çivi ile adak çaputu çakılır. Anadolu’da Yedi Uyurların mağara taşlarına diş ağrısının tedavisi için çivi çakıldığı olur. Bağlama konusunda çivinin rolünü biz ilk defa öğrenmiş oluyoruz. İplikle bağlama İhlas suresi tersine okunup kırmızı ipliğe 7 düğüm atılır bu yöntemle gelin bağlanmış olur (A.Çelik, a.g.e. a.g.y.) İplikle ve düğümle bağ büyüsü yapmak Türk Kültürlü halklarda çok yaygındır. Silahla bağlamada, güveyi gelin almaya giderken silahına mermi sürüp bunu ateşlemese bağlanmış olur (A.Çelik, a.g.e. a.g.y.) bu tesbitte bizim için yenidir.
Bağın bozumunda Değirmenden ve değirmenin suyundan yararlanılmaktadır ki bizim tespitlerimiz de yöndedir. ( Y.Kalafat, Halk İnançlarımızda Değirmen”, Folkloriktik prof. Dr. Umay Günay Armağanı, Ankara, s.142-151)ve (Yaşar Kalafat “Alanya Yöresinde Kilit Bağ, Kitlenmek Bağlanmak” Alanya 9. Tarih ve Kültür semineri, 19-21 Kasım 1999, Alanya 2004, s.492-496) Çepni Halk kültürü ile Acara halk kültürü bilhassa giyim ve yemeklerin yanı sıra bir kısım inançlar bakımından büyük benzerlikler vardır. Bartın Acara Türklerinde de eşikte durulmaz, kara kedinin kestiği yol, geçilmez denilir. Yaslı aileyi dostları kırsal kesimde dostları tıraşa götürerek yastan çıkarırlar. Kömürün güzelliği nazara karşı koruyuculuğuna inanılır. Yağmur yağarken ceviz ağacının altında yatanı Gök Vurur, göğün vurması yıldırımın çarpmasıdır (Yaşar Kalafat, “Acara Özerk Cumhuriyeti Gezi Notları/Halk Kültürü” yeni Düşünce)
Yazı kategorisi: KARADENİZ EFSANELERİ | Yorum Yok »
KAR TATiLLERi VE GiRESUN
Yazan: findikkurdu Ağustos 8, 2007
ÇOCUKLUĞUMUN KAR TATİLLERİ
Sabah kalkılır.Diğer günden rüzgarların bıraktığı kar sere serpe toprağa yayılmıştır.Kar hiç durmadan tüm gece yağmıştır.Pencereye koşulur.Pencerede gün boyu olabilecek yeni kar yağışının yorumu yapılır ”bugün hava kapalı kar devam edebilir.”
Her kar yağdığında olduğu gibi elektrikler yok.Pilli radyodan Trabzon Radyosu açılıp ajans haberleri dinlenir.Haberlerde benim için asıl önemli olan Keşap’ta okulların tatil edilip edilmediğidir.Bu tür haberler genellikle haberin sonuna doğru verilir ve o zamana kadar büyük bir heyecan duyulur.Kara haber ”kar tatili yok”.Hemen yorum gelir babamdan ”demek ki Keşap merkezde kar yok, kaymakamlık nerden bilecek Uğurca Mahallesinde kar olup olmadığını”.
Eğer okul tatil olsaydı;tüm gün evin altındaki tarlada parmak uçları buz kesinceye kadar muşambayla kayılacak, sonrada elleri ısıtmak için kuzinenin (sobanın) başına geçilecekti.Yalnız bu elleri ısıtma işi tam bir eziyetti çünkü parmak uçlarında tırnaklar kerpetenle çekilir gibi bir ağrı olurdu.Bu ağrıya dayanmak için çocuk olmak şarttı (?).Sonrada bu ağrılar hiç yaşanmamış gibi tekrar kaymaya devam edilirdi.Bu kadar ısrarla karda kaymanın tek yan etkisi parmaklarda ağrı değildi tabi bir kaç gün sonra oluşan bademcik ağrısı ve ateşte üstüne eklenirdi.Hasta olmak demek benim için iğne demekti. Her defasın da en az on tane iğneyi bizim mahallede, hastanede çalışan Mustafa amca vururdu.Tabi bazen ateşim o kadar yükselirdi ki gece yarılarında Keşap’ta bizimkiler fellik fellik doktor ararlardı. Zaten doktorun da tek bir tedavisi vardı : şimdi şimdi daha iyi anlıyorum penisilin iğneleri.İlk iğneden bir kaç saat sonra bende çok büyük bir rahatlama olurdu.
Ama ne yazık ki kar tatili yok.Şimdi babamın karda açtığı yoldan ana yola geçip , okula gitmek bir görev.Fındık dalları neredeyse bir şemsiye gibi yere kapaklanmış . Onun için babam dalları silkeleyip yukarı kaldırıp yol açıyor.Her dal silkelendikten sonra ıslanmış bir horoz gibi titreyip kendine geliyor.Bazen yol boyu ilerlerken kar küçük derelerin üstününü kapattığı için görünmez olan derelerin içine daldığımda olsa sağ salım ilerleyip anayola geçerdim.Karda ilerlemenin bir diğer tarafı ayakkabınız ne kadar sağlam olsada, yol uzun olduğunda parmak uçlarınız içinde donar.Hele birde kar suyu almışsa içine ayakkabı, yol boyu tam bir eziyet olur.Annem evden çıkmadan önce ayakkabım su almasın diye ayağımın tamamını ,ayakkabıda içinde kalacak şekilde , pazar poşetiyle sarardı.Poşet naylon olduğu için su almazdı.Bu sayede babamın karda açtığı izleri takip eder ilerlerdim.
Yazı kategorisi: KARADENİZ YOL HİKAYELERİ | Yorum Yok »
HALK NEDEN AKP”YE OY VERDI VE BOKSULLUK NEDIR ?..
Yazan: findikkurdu Ağustos 8, 2007
BOKSULLAR
Nihat Genc
Çağımızın ünlü bilim adamı Erich Fromm, sahip olmak ya da olmak adlı kitabında pazar ekonomisi karekter biçimini anlatır, kısaca ,’pazar karekteri’ der adına.Karanlık ruhlu ,taş yürekli ,ancak gösterişli kravatlı bu insanları şöyle anlatır:”Yani insan kişilik pazarının malı olmuş gibidir.Kişilik pazarının değerleme ilkeleri açısından mal veya eşya satılan piyasalardan hiçbir farkı yoktur.Tek değişiklik ilkinde kişiliklerin , ikincisinde de malların satılıyor olmasındadır.”
Yani insan kişiliğine verdiği değer , mala verdiği değer gibi değiştirilebilir , olması.”
”Pazar karekterinin en üst hedefi , kişilik pazarında her koşulda başarılı olmayı sağlayacak olan, kayıtsız şartsız uyumu sağlamaktır.Bu tipleme içinde bir insanda tutunacağı , değişmeyen ve kendini sayabileceği bir ego ve bir benlik bile yoktur.Çünkü pazarda her an yeni bir benliğe bürünmek zorundadır.”
”Bu karekter ;her an sürekli bir hareket içinde olup ,her şeyi büyük bir acelecilikle halletmekten başka amaçları yoktur.Onlara neden acelecisiniz dediğinizde ,”daha çok kişiye iş yeri sağlamak ” veye ”firmanın üretimini arttırmak” sözleri olacaktır.
”Bu tiplerin büyük ve sürekli değişen egoları vardır ama hiç birinin bir benlik ve bütünlük duygusu ile kendilerine özgü bir kişilikleri yoktur. Bunun nedeni , bireylerin benliksiz birer araç gibi düşünülmesi ve kişiliklerinin bürokratik ya da ekonomik büyük güçlere bağlı olmasıdır.”
”Pazar karekteri , sevgi ve nefret duygularından yoksundur.Bu arada soru sormak ya da kendini bazı duygulara kaptırmak ; işleyişi bozacağından bunlara o büyük işleyiş içinde yer yoktur.”
”Pazar karekteri ne kendisine nede diğer insanlara yakınlık duymadığı için , hiç bir şey onu ilgilendirmez.Bu insanların elinde nükleer felaket , çevre kirlenmesi olmasına rağmen , bu olaylara karşı ilgisiz ve duyarsızdır.”
”Duyguların yitirilmesi bu karekter biçiminin olaylara kolay ve partik bir gözle bakmasını sağlar.Onun için önemli olan prestij ya da başak şeyler kullanarak konforlu yaşamaktır.”
Onların dostları da eşyaları gibidir.
Yüzlerce mimar , mühendis ,gazeteci , Amerikalı üzerinde yapılan bu araştırmanın en hazin yanı ise şudur : Duygular sürekli yararsız , engelleyici olduğu için duygular dünyası kısır bırakılmıştır.Ve çocuk aşamasında kalır duygu açısından.
B u karektere sahip insanlar , Aydın Doğan , Serdar Turgut, Hakkı Devrim, Ayşe Arman, Gülay Göktürk vs. en adi müzik biçimlerinden çok çabuk etkilenirler, bu karektere sahip insanlar , Saadettin Teksoy gibi şarlatan türü cinci, hocacı tiplerden aniden etkilenirler.Çünkü zekaları duygularıyla ayrı yönde ilerlemiştir.Ertuğru Özkök’ ün neden pop sevdiği ,Demirel’i , Tansu Çiller’in neden en yakın siyasi arkadaşlarına eşya gibi davrandığı , Rahmi Koç’un ikiyüzellibin ağacı bir çırpıda neden kestiğini anlarsınız.
Ancak , bu duygusuz insanlar yalnız değildir, onların duygusuzluğu bir başka kesimi ölüme mahkum etmiştir !..
Şimdide içimizde milyonlarcası yaşayan , ama fark edip adam gibi göremediğimiz yoksul bir kesimden söz edelim. Tanıdığımız yoksullardan değildir bu insanlar , karın doyurmak hiç çözülmeyecek bir sorundur onlar için.Talihsiz bir yıldız altında doğmuşlar. Aile fertlerinin hiç birinin namuslu bir yüzü kalmamıştır.Ahır bozması evlerde ne soğuğun , kışın , nede aile fertlerinin dahi ölümlerinin farkında değillerdir.Yoksulluk babadan oğula miras geçmiştir. İşsizlikleride ! Ellerinden hiç bir iş gelmez.Loş ışıklar , kırık camlar , yağlı kilimler , derme çatma sobalar , bulaşık suyu çorbalar ve çerden-çöpten eşyalar içinde yaşayıp giderler.Tüm bunlardan üzüntü , keder,gözyaş, sızlanma,ağrı-sızı duymazlar, kızları kerhaneye düşse dahi…Ömür boyu kadınlarını düzgün bir eşarbı,eteği,erkeklerin düzgün bir işleri olmamıştır.Getir , götür, kaldır , topla gibi yarım yamalak yardımcı işleri içgüdüyle yaparlar ve hep öyle yaşarlar.Şehrin kusmuğu yoksullar ise, bu insanlar kusmuğun acı sarı suyudur.Bir tek gün gazete okudukları görülmedi.Televizyonu dahi meraktan değil orda durduğu için seyrederler.Onlar için hayatta hiç bir şey çarpıcı, şaşırtıcı, yadırgatıcı, garip değildir.Köhnemiş sandallarının sürekli su almasından hiç endişe duymazlar, boğuldukları , hastalandıkları, hayatın ışığını görmeden yavaş yavaş öldükleri evlerinde hiç bir bağırtı , çağırtı , endişe yotur !
Dondurucu rüzgar altında çöpten yiyecek toplayaninsanların dahi umutları vardır.Bu insanlar da pazarda çürümüş, bozuk yiyecekler toplar ama , bunu bir iş, beleş,kelepir,ucuz olduğu için değil, hayat hep böyle bir iş olduğu için gündelik hayatın gereği gibi yaparlar.Eski Hint masallarında dahi yoksulların gözlerinde bitmekte olan kandil ışığı gibi onurları vardı, ama bu insanlara para verdiğinizde alırlar,”niçin veriyorsun’’sormazlar.Vermezsen sızlanmazlar.Dilenci, çapulcu, toplayıcı bir halde ama ısrarla bir aile görüntüsü içinde çabalarlar.Kurban bayramında dahi uzak semtlerden bu insanlara,et-kol,bacak,but değil, bağırsak , iç yağı, yada hayvanın bacakları-kellesi gibi yerler kurban diye bağışlanır.Aşağılanmadan rahatsızlık duymazlar, kovulmaktan , siktiredilmekten gocunmazlar.Kimsenin işinederdine karışacak takatleri yoktur , kendi dertlerine dahi.Sistemli bir şekilde çalarlar , ancak hırsızlık gibi çalma değil , açıkta gördüklerini alma adetleri vardır.Çünkü hırsız için gerekli cesarete ve zekaya sahip değildirler.Onlar asla etrafa bakıp yürümezler , başaları önde büyük bir dalganın üstünde sürüklenmiş çöpmüş gibi…
Hastanede çalıştığım yıllarda bu insanları daha yakından takip ettim.Mesela herkes musluk , yiyecek , deterjan gibi ele avuca gelen şeyler çalarken, bu insanlar , parçalanmış kasaları, hiç bir işe yaramayan mukavva parçalarını aşırırlar.Değerli şeyleri sevmediklerinden değil riski göze almadıkları için. Sekiz-on saat hiç bir iş yapmadan bir sandalye üstünde kıpırdamadan ve sürekli ekmek yiyerek otururlar.Ancak hayal kurmamak içino sekiz saatide sandelyenin neresinden gıcırtı geliyor deyip gelişi güzel tamiriyle geçirirler.Sonsuza kadar makarna, bulgur yemekten bıkmazlar, o çelimsiz vücutlarıyla önlerine beş tabak bulguru koysan , beşinide yerler, hiç bir yemeğe soğudu, sıcaktı , diye bakmazlar.
Ne dinler onlara inmişti , ne anayasalar, cumhuriyetler onlar için kurulmuştu , çocukları balici , hırsız olsada asla kederlenmez, hiç bir şey olmamış gibi sigaralarını yakıp , çantalarını çerçöple doldurur evlerinin yolunu tutarlar.Her akşam evin yolunu şaşırmazlar , aynı saatte o evde olurlar.Ama neden, aile fertlerine , topluma ve kendilerine karşı sorumluluk duymazlar !
Hayata karşı çok kırışmış ve çok eskimiş bir soru soruyorum, biliyorum , ama 17 yıldır takip ediyorum bu insanları.Ot gibi yaşıyorlar dersem , belki doğru söylerim, ama bu ot gibi klişesi yüzünden bugüne kadar olduğu gibitümüyle bu yaşamı, yaşayan ölüleri yanlış anlarız.Çünkü , bozuk toplum düzeninin babadan oğula geçirdiği çürümüşlük , yıkılmışlık , bitmişlik , kemiklerine kadar işlemiş insanı duyguların ölümüne sebeb olmuştur.Yoksulluğun iki kuşak süren şırıngası iliklerine kadar tüm kişiliklerini emip almıştır.Boksullar adını ben yakıştırdım , çünkü bildik yoksullardan değillerdi , ne diyeceğimi de bilmiyorum , çarşı iznine çıkmış askerler gibi hepsi yoksulluk üniforması altında tek bir insan gibi görünürler, yani hiçbiri görünmeden yaşar.
B u insanları takibe almaya karar verdiğim gün 12 Eylül günüdür , ihtilal olduğu günün sabahı kahvede herkes heyecanda ölürlen, bu insanlar bir kenarda hamurlaşmış kağıtlar ve çürük tahta suratlarıyla oyun oynuyorlar ve gün boyu bir kez televizyona bakmadılar , gördüm ve çok sonra anladım ki, ne ihtilal ne deprem , ne bir sosyal felaket ne bir maç ilgilerini çekmiyordu.
Hastanede çalıştığım yıllarda bu insanların trajik , sahipsiz ölümlerine şahit oldum , yine işin içinden çıkamadım , çünkü 30-40 yaşaları arasınada büyük hastalıkların pençesine düşüyor , hastane , doktor ve ilaç ilgisizliğinden asla şikayet etmiyorlar.Cenazeleri ortada , sahipsiz kalışlarına ses çıkarmıyorlar.Ve hatta kadınlar kocaları , kocalar kadınları için kan vermek gibi kenarda biriktirdikleri küçük paralar gibi fedakarlıkları asla yapmıyorlar.Ama yine de birbirlerinden asla ayrılmıyorlar , inatla aile görüntülerine bir zeval getirmiyorlar.
Ve zamanla inandım ki , nasıl bir hayvanın ölümü okadar trajık gelmez ise bir insana , hayvanlaşmış bu insanların ölümüde trajik gelmiyor bize.Onlar körleşmiş av köpekleri!Sokaklarda buldukları çalıçırpıyla , yada küçük komilik , getir götür işleriyle karın doyuruyor , bu aptalca ,amaçsızca yaşamların farkında olmadan gidiyor.
Çünkü bu insanlar , umudu knedileri kaybetmedi.Kendileri kaybetmiş olsalardı , bir umut onu arıyabilirlerdi.Umudu babaları kaybetmişti , ve babalarından aldıkları tek miras:kaybedilmiş umutlu, yani ebedi umutsuzluk.
Bir gün sokakta dost olduğum balici bir çocuğun ailesiyle görüşmek üzere Akdere semtindeki evlerine gittim.İnsan maymunlarla , köpeklerle dahi konuşabilir , ama bu insanların ağızlarından iki saat boyunca tek bir kelime çıktı:Kızılay’a çocuklarını bulmak için inecekleri iki dolmuş parası olmadığını söylediler.Birilerinin çocukları yüzünden yıldırım gibi üstlerine gelmesinden rahatsızlık duymuyorlardı. Aile içi bir dertle televizyon seyrediyormuş gibi ilgileniyorlardı.Çocuklarının durumu dolayısıyla birileri üzülüpkendilerine para , yiyecek verirse , uzamaktan artık kıvrılmış tırnaklı elleriyle uzanıpalıyorlardı, o kadar.
Aslında, dertlenip, üzülüp, bağırıp, çağırıp, küfür edip , bir acıklı türkü söyleyip , ne lan bu hayat deseler , onların yoksullar kategorisine alıp , bende rahat edecektim…
Onların hayatlarına nüfuz edebilmemiz , derinliklerinde olup bitenleri çözümleye bilmemiz hiç de kolay değil.Kolay olmadığını ergen yaşa gelmeden kızları , oğulları bizden daha iyi biliyor ve evlerini terk ediyor , kimi kerhaneye , kimi sokağa…Mesela kadının ağzında yalnızca iki diş vardı ve bu iki diş aygır dişi gibi iri ve güçlüydü , bende olsam kaçardım bu evden, dedim.
Ve , ya Savaş Ay’ın programına , yada sıcağı sıcağına programına ya da Şişli’deki masaj salonlarında mastürbasyoncu kız olarak çalıştıklarında , işte orada tanıyoruz onları.
Sokağa düşen çocuklar, ağlamayı, acı çekmeyi , kederlenmeyi ,üzülmeyi ,isyan etmeyi öğrenmek , yani statü olarakinsan olamyı tatmak için kaçıyorlar o evlerden.Ve hepsi anne babaları için yeryüzü kültürünün en soysuz-sonsuz küfürlerini ediyor ,nefret ediyorlar , görmek istemiyorlar ailelerini.
Oruspulaşan, balici , it köpek olan çocukların büyük kısmı ölüyor, kayboluyor,dayanamıyor.Ayakta kalanlar , yaşaları otuz-otuzbeşi devirenler,kendiliklerinden tarihin en büyük yasasını öğreniyorlar hayattan:
Yaşamak için ağlamak, acı çekmek türkü söylemek yok.Tam bunlar yoksulluğu , değişmeyecek acı gerçeği hatırlatıyor, isyanı hatırlatıyor.Sokak ,gazete ,televizyon , komşular ,olup biten her şey hayatı hatırlatıyor onlara.Kaldırım taşlarındaki diziliş düzeni ,bulutların uçuşması ,hayatı hatırlatıyor.Evlerinden , anne-babalarına isyan ederek kaçan bu çocukların gagalaşan dudakları artık öpmek yerine ısırmaya başlıyor.Ve her ısırdıklarından dayak yiyip ,hapse düşüp , anne-babalarının ne kadar haklı olduklarını görüp , onlar gibi suskun-duygusuz-takatsiz-kemik-çöp hayatlarına geri dönüyorlar.
Ve anne-babalarına yeraltında gizlenen Tanrılar gibi saygı gösterirler.İbadet ederler. Ve asla abartmadan.Ağlamadan.Sızlanmadan her akşam torbalarını çer-çöple doldurup , aynı saatte , aynı yolda yeraltı tanrılarının yaşadığıevlerinin yoluna koyulurlar.Duygu dengelerini bir gün olsun bozduklarında ,ya birbirlerini bıçaklayıp baba katili olurlar , yada sabaha kadar sokakta sızıp alkolik.
Anlamışlardır ki , anne-babalar onlara hayatın en yüksek göğündeki nağmeleri öğretmiştir:Duygu dengelerini bozmadan yaşamak.Duygu dengelerini hiç bozmayan anne-babalarının kemiksi-buruşuk yüzlerinde , hayatı ,dışarıyı , insanları hatırlatan tek bir çizgi olmadığı içinkendilerini huzur içinde bulurlar.İşte ancak , hiç bir kışkırtısı olmayan sakin bir sığınakta yaşayıp giderler.
Çocuğu kerhaneye düşmüş bu insanların tek eğlencesi kendiliğinden kapılarını yuva tutmuş sokak köpekleri.Her şeyi en adi küfürleri etseler de , köpeklerini”eşek kulaklı” diye severler.Köpeklerinin hangi köpekle düzüştüğünü şehrazat hikayesi gibi anlatıp ve evin tek güzel, en sıcacık minderlerini altına verip huzur içinde yatarlar. Ve ancak , Jack London’un dediği gibi:köpeğe kemik atmakla iyilik yapılmış olmaz.Gerçek iyilik , köpek kadar açken kemiği köpekle paylaşmaktır diye , açlıklarını köpekleriyle aynı sofrada bastırırlar.
İşte sayın cumhurbaşkanımız Savaş Ay’ın programını seyredip bu çocukları görünce uyuyamamış.Ankara valisine duruma el koyması için telefon etmiş. Ertesi hafta Kızılay’da bir afiş. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yüksek huzuruyla sokak çocukları için konferans.Ve yine o günkü gazetede bir haber Demirel’den:”Serçeler bile yavrularını bırakmaz , bunlar nasıl anne-baba yavrularını sokağa bırakıyorlar” diyor…
N e diyelim sayın cumhurbaşkanımıza.Uyuyamıyorsa geceleri , o da bu yoksul insanlar gibi en sıcacık minderlerini versin köşkün köpeklerine.Kuşmuş, serçeymiş ,yavruymuş gibi beyanatlar verip , bize sokağa , dışarısını hatırlatan duygular hatırlatan şeyler söyleyip..
Otursun ,oturduğu yerde , serçeymiş , yavruymuş , aileymiş , hayatmış , yıldızmış ,doğaymış gibi laflaredip ,duygu dengemizi bozmasın !…
Yüksek sınıf şöhret ve para için duygu ve onurlarını gönüllüce iptal ediyor.Hatta ömürleri bu duygularla dalga geçmekle geçiyor.Ancak , bazen bir yoksula üç-beş kuruş yardım etmek istediklerinde , bu yoksul insanlarda onur arıyorlar.Yoksul insanlara yardım etme şartını bu insanlarda onur armaya bağlamak Türk halkının değişmez zaafı ve hastalığıdır.
Yazı kategorisi: TÜRKİYE'DEN HABERLER VE YORUMLAR | Yorum Yok »
SU OLMADAN ASLA !…
Yazan: findikkurdu Ağustos 6, 2007


